Blogda Ara

şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.06.2010

Asık Olmadan Bir Düşün

Evinin seni içine sigdiramayacak kadar dar oldugunu fark edeceksin... Sokaga firlayacaksin... Sokaklar da dar gelecek... Tipki vücudunun yüregine dar geldigi gibi... Ne denizin mavisi açacak içini, ne piril piril gökyüzü... Kendini tasiyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin... Birileri sana bir seyler anlatacak durmadan... "Önemli olan saglik." "Yasamak güzel." "Bos ver, her sey unutulur." Sen hiçbirini duymayacaksin... Göz yaslarindan etrafi göremez hale geleceksin... Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarinda ölmek isteyecek kadar çok seveceksin... Hep ondan bahsetmek isteyeceksin... "Ölüme çare bulundu" ya da "Yarin kiyamet kopacakmis" ödeseler öbasini kaldirip Ne dedin?" diye sormayacaksin... Yalniz kalmak isteyeceksin... Hem de kalabaliklarin arasinda kaybolmak... Ikisi de yetmeyecek... Geçmişi düşüneceksin... Neredeyse dakika dakika... Ama kötüleri atlayarak... Onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin... Gittigin yerlere gitmek... Bu sana hiç iyi gelmeyecek... Ama bile bile yapacaksin... Biri sana içindeki aciyi söküp atabilecegini söylese,kaçacaksin... Aslinda kurtulmak istedigin halde, o aciyi yasamak için direneceksin... Hayatinin geri kalanini onu düsünerek geçirmek isteyeceksin.... Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin... Herkesi ona benzetip... Kimseyi onun yerine koyamayacaksin... Hiçbir sey oyalamayacak seni... Ilaçlara siginacaksin... Birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu unutturmayan. Sadece bir müddet buzlu camin arkasindan seyrettiren... Bütün sarkilar sizin için yazilmis gibi gelecek... Bogazin dügümlenecek, dinleyemeyeceksin... Uyumak zor, uyanmak kolay olacak... Sabahi iple çekeceksin... Bazen de "Hiç günes dogmasa" diyeceksin... Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler... Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin... Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çikana sarilmak isteyeceksin Nafile... Düsüncesi bile tahammül edilmez gelecek... Rüyalar göreceksin, gerçek olmasini istedigin... Her siçrayarak uyandiginda onun adini söyledigini fark edeceksin... Telefonun çalmasini bekleyeceksin... Aramayacagini bile bile... Her çaldiginda yüregin agzina gelecek... Aglamakli konusacaksin arayanlarla... Yüregin burkulacak... Canin yanacak... Bir daha sevmemeye yemin edeceksin... Hayata dair hiçbir sey yapmak gelmeyecek içinden... Onun sesini bir kez daha duymak için yani tutusacaksin... Defalarca aradigi günlerin kiymetini bilmedigin için nefretedeceksin... Yasadigin sehri terk etmek isteyeceksin... Onunla hiçbir aninin olmadigi bir yerlere gidip yerlesmek... Ama bir umut... Onunla bir gün bir yerde karsilasma umudu... Bu umut seni gitmekten alikoyacak... Gel gitler içinde yasayacaksin... Buna yasamak denirse... Razi misin bütün bunlara...? Hazir misin sonunda ölüp ölüp dirilmeye...? O halde asik olabilirsin


21.01.2010

AŞK;


Topuklarından etine kadar işlemiş bir nasırdır,
Ya canın acıya acıya adım atacaksın,
Ya da canını acıta acıta söküp atacaksın.
Her iki yolda da tek bir gerçek olacak;
CANIN ÇOK AMA ÇOK ACIYACAK...!!!

7.01.2010

HAYAL KIRIKLIKLARIMIZ

Hepimizin hayatında hayal kırıklıkları vardır... Yaşadığımız büyük hayal kırıklıkları... O korkunç gerçekle yüzleştiğimiz anlar… En çok da ilişkilerimizde yaşadığımız hayal kırıklıkları acıtır canımızı…

Ulaşmaya çalıştığın şeyin aslında o şey olmadığını, yıllarını boşa verdiğini anlamak gibi...

Bir şarkıyı söylerken bi...rden artık o şarkıyı kimsenin hatırlamadığını anlamak gibi...

Hayaline dokunup..Onunla olamamak gibi

Bir gece uyanıp yanındakine tüylerin ürpererek bakmak gibi...

Ya da sen ona çok alıştığını farkettiğinde onun 'büyü bitti' demesi gibi...

Bir adım atabilsen herşey değişeceğini çözdüğün anda artık yürüyemediğini anlamak gibi...

Aniden herkesin içinde birine aşık olduğunu belli eden bir laf ettiğinde herkesle birlikte onunda gülmesi gibi...

Ya da hayatının aşkının gözünün ucunda bir damla olarak durması gibi..

Aşık olduğuna pişman olmak ama bir türlü tüketememek gibi...

Ya da yıllardır baktığın aynanın camının kırık olduğunu anlamak gibi...

Onurlu bir hayat yaşayım derken, bütün eğlenceyi kaçırdığını görmek gibi...

Ya da, onunla konuşmak için can atarken msn'de seni blokladığını anlamak gibi...

Kucağındaki kedinin aslında oyuncak olduğunu anlamak gibi...

Gece rüyada tuvalete gittiğini sanırken aslında uykuda yatağı ıslattığını anlamak gibi...

Yıllar aynı devam ediyor derken, elini attığında yüzünde kırışıklıkların varlığını hissedip yaşlandığını anlamak gibi...

Yediğin kuru ekmek içinde en sevdiğin şeyin olduğunu hayal ederken birinin ekmeğinin içinin boş olduğunu söylemesi gibi…

Kimseye kendini anlatamadığın için acı çekerken, kendimi anlatmak zorunda olduğum bu insanların yanında işim ne demek gibi...

Ya da için kan ağlarken gülmeye çalıştığın için aslında hiç üzülmediğini düşünmeleri gibi...

Tatlı uykunda tatlı yerlerde gezinirken karanlık bir odada yapayalnız uyanmak gibi...

Çok şey hissettiğin birinin ardından koşup yetişmeye çalışırken tam yetiştim dediğin anda onun başkasına sarıldığını görmek gibi...

Ya da başını çevirdiğinde hiç kimsenin seni dinlemediğini anlamak gibi...

Sevdiğin adamla konuşabilmek için onu aradığında telefonun hep meşgul çalması ve onun başka biriyle konuşarak mutlu olduğunu anlamak gibi...

Ya da hayatını verdiğin kişinin senin yüzüne gülerken aslında seni o anda aldattığını dakika dakika saniye saniye öğrenip yıkılmak gibi...

Bazı sabahlar uyandığında hala bazı şeyleri unutmamış ve aşamamış olduğunu anlamak gibi...

Ya da aldattığın kişinin, çaresiz sandığın ve ona istediğini yapabileceğinden emin olarak eve girdiğinde artık evde olmadığını anlamak gibi...

Ve yine unuttum sandım dediğin anda bir şeyin sana onu hatırlatması gibi...

Ya da cok sevdiğin hayranı olduğun bir şarkıcının konserine bilet alıp gittiğinde aslında konserin önceki gün olduğunu öğrenmek gibi...

Yıllarca beklediğin kişinin hiç gelmeyeceğinden emin olduğun an gibi...

Ya da eskiden çok üzgün ve kırgın gittiğin evine yıllar sonra ayakta ve dimdik gittiğinde artık bunu göstereceğin annen ve babanın olmadığını anladığın an gibi...

Çok yaşamak istediğin bir ilişkinin boğazında bir düğüm olarak kalması gibi...

alıntı

BİR FOTOĞRAFA

Karşımdasın işte...
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an,
Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
Aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.
Ellerim boşlukta, ben darda kaldım....
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.
Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,
bitti artık hepsi...

Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.

Demiştim sana hatırlarsan:
“Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,
‘zamanla bırakmamak’tir..”
Şimdi bana, geçen o zamanın
Unutulmaz sancısı kalır

Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...

NAZIM HİKMET

4.06.2009

-İnsanlık Güzeli’ne adanmıştır-

ey insan
ey yüz akı gönül aydınlığı
kabul olmuş sadaka kadar güzel
bir duygu sarıyor seni anan yüreğimi
bastığın toprakla yıkadığın gözüme
şimdi güneş bile siyah görünüyor
ey yüz akı gönül aydınlığı
ben kendime ağlarken Uhud’da ağlar mıymış
Hıra’yı mahzun gördüm soramadım sevgili
hasretinin dışında başka derdi var mıymış?

ey insan
içimde büyüttüğüm tüm çiçekleri
sana adıyorum
ıtırları, yaseminleri, menekşeleri
lale bana kalsın
kapına çiçeklerin karalısını sunmaktan
utanıyorum
dua çıkmayan göğe sevdalar çıkar mıymış?
bülbülünü kaybetmiş bu evrensel bahçede
dikenler bile bir hoş, gayrı gül kokar mıymış?

ey insan
göklerin öğrencisi, yerlerin öğretmeni ey
sen öğrettin taşa konuşmayı
ağaca selam vermeyi
aya yarılmayı, toprağa dürülmeyi
göklere kurulmayı, durmayı zamanı
yılana ve deveye sevmeyi
ölmeyi, öldürmeyi
yaşamayı sen öğrettin insana
o bengisu gözünden fışkıran pınar mıymış?
baharların kaynağı ve yolunu gözleyen
bir ben sevda şehidi, bir de şu çınar mıymış?

ey insan
ey tebessümünden cennetler yaratılan
gül bahar geliyor, ağla gök seviniyor
gözyaşını karanfil diye göğüslerine takan melekler
kapında divan durup ağlamanı bekliyor
hüzün kuruluyor ekmekten önce sofrana
bunun için bir bir uçuyor sevdiklerin
bu yüzden öksüz, bu yüzden yetim kalıyor
efendisi yetimlerin.
niçin döndü bu rüzgar yol vermez dağlar mıymış?
yine Ferhat kesildin bu ne canhıraş gönlüm
bağrını deldin diye dağlar da ağlar mıymış?


ey insan
sen olmasaydın
insanlar ölmeyi öğrenmeden öleceklerdi
yaşamanın özgül ağırlığını
keşfetmeden yaşayacaklardı
hayat fahişe erkeklerin elinde
bir yosma gibi hırpalanacak
hangi mevsime el atsak
elimizde yapış yapış bir şeyler kalacaktı
acımı tartamayan aşkımı tartar mıymış?
gönlüme yol vermeyen şu zifiri perdeyi
o cennet elleriyle lûtfedip yırtar mıymış?

ey insan
sen olmasaydın
Yusufçuk kuşunun ne dediğini
yılanların niçin toprak yediğini bilmeyecektim
herşey çift yaratılırken niçin birşey tek?
bilmeyecektim bir gövdede mücevhere dönüşen taşı
hem yol, hem yolcu, hem hedef olanın
içinde kopan amansız savaşı
olmasaydın sen
çekilen dizde derman gözümdeki fer miymiş?
kendimi bir kum diye atıversem çölüne
ona vurgun bulutlar üstümde gezer miymiş?

ey insan
senin sırrın
gözyaşının terkibinde saklıymış
bu gerçeği bir denizin dudağından öğrendim
gecenin bir vaktinde bir sevgili ağlarken
bir dişi varlığını varlığına adarken
bir erkeğin ellerinde
ölüm havlu atarken
haklıymış
söyle gönlüm bu sevda mahşere kalır mıymış?
alışılmış sözcükler yükleyip kanadına
ona doğru uçursam katına alır mıymış?

ey insan
ey güneş hamilesi
bir kere doğarmışsın
bin kez doğururmuşsun
parmakların sevdanın kesilmeyen çeşmesi
onun için ağlıyor yeni doğan bebekler
doğur, doğur ki dünya kaybetti gözlerini
doğur ey İsrafil’in nefesi
ey güneş hamilesi
sen olmazsan gemide bu tufan diner miymiş?
gemilerin de yandı sil aklından dönüşü
vakt indi yüreğim gidenler döner miymiş?

ey insan
hıncını hıncıma kat
sancını sancıma kat
pamuktan ellerini geçir yürek halkama
ister ayağın katına çek
istersen yerlere at.

Mustafa İslamoğlu

1.06.2009

İçimdeki boşluğa düş.. Ben tutarım seni..

İçimdeki boşluğa düş.. Ben tutarım seni..

Bir yaşamı avuçlarına alıp gecenin sessizliğinde kaybolmak; dalgın bakışlarla… Kimin adını savursam boşluğa hep bir harf gelip takılır yüreğime… Susmuyor alfabenin başındaki harf de; sonundaki harf de… Araya kaynayanları saymaya gücüm yetmez…

Balkondaydım….
Az önce…
Azalarak…

içimdeki boşluga düş… ben tutarım seni ?

Hangi günlüğün kapağını açsam rüzgar esip geliyor bugünüme…
Dışarda hain bir yaz kavurmaktan uzak..
Düşler yangın yerindeyken, düşsüzlük almış başını gidiyor…
Sayıklayan bir bedenin, hiçbir sese yetişemeyen görüntüsü salınıyor karanlıkta…

Şehir içine akıyor …
Şehir içime akıyor…

Kanmadan kanacaklarıma, alıp başımı sureti olmayan bir gidişe doğru yola çıkıyorum…

içimdeki boşluga düş… ben tutarım seni ?

Aldırmadım…

Ne sana ne sen’li kuşkuların gölge oyunlarına…
Bir yerlerde soğuk bir rüzgar devralıyor geceyi…
Hissetmekten uzak bedenim, gelen çağrıya ‘hayır’ demiyor…

Gel diyor düşlerin yolcusu, gel ve sarıl bakışlarıma…
Bir dal aramalı mıyım diye düşünürken, çatırdayan sesinle irkiliyor bedenim…

Sesler kapılarıma dayanıyor..
Sesler adımlarıma düşüyor…

Yoksunluğuma karışıyor çürümüş başkalaşımın…
Tetikte tek bir can, kurşun soluğunda…

içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Ya vazgeçip siyah bakışlarından düşeceğim; ya da savaşıp kokuna katacağım beni…

Gece bakışları…
Saatte bilmem kaç; kaç kilometre hızla aşktan düşüyorum…

sen içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Bakışlarından yabancı bir misafirliğin arsız huysuzlanmalarını seziyorum. Elimde değil, biliyorsun. Seni sakladığım yerden seni çıkarabilmek için sana ihtiyacım var.

Kaç deniz geçtim bu gölgelikte dinlenmek uğruna. Kaç suda yüzdüm, dinlenmeden. Vakitsiz duruşlarım oldu, vakitsiz taşıdığım ağırlıklar. Künye gibi taşıyorum her birini sebepsiz, sağır, izbe duygularımla…

Bu yolun sonundan geçmen için önce, beni ben’de çiğnemen lâzım.

yinede vede; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Nöbetleşe çalışıyoruz geceyle. O sabaha vurgun, ben karanlığa. Zamanı terk etti kollarıma, çekip gitti. Onca ayın arasından birtek Mayıs’ı mı layık gördü susuşlarıma.

Çekiliyorum…

Tek damla sen bırakmayacağım giderken bende; Oysa bir tek damla bile yeterdi değil mi sevmelere.

Bak! Yağmur bakışlarımda kokuna dayanıp sana eğilen yersizliğim saklı…
Görmezsin, biliyorum…
Görmeyeceksin de…

Zehirli sözler bunlar… Damıtmadım hiç birini…

içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Akrep sokarken, yelkovan pan zehirden uzaklaşıyor…
Bak, görüyor musun fırtına yaklaşıyor!!!
Bileklerim ince, savrulur muyum bu dilsizliğimle?

Çarşaf açıyorum tenindeki gölgeme, hadi gel gel bu gece… Ay çıkmamış gözlerimin kum dolu bakışlarından, yeter ki sen ol,seni içtiğim gecelerde…
Adını bilme; adını bilme böyle ne olur; yanımda bir yerlere devril hatırlayamadıklarımızla.
Aramıza giren kaç şehir var ki; geçmişimizden başka? Hem, ikimiz de tüketmedik mi sayfalarca gergef gibi işlediğimiz ömrümüzü, sigara niyetine… ?

Şimdi kulaklarıma bıraktığın fısıltılı sözcüklerini yanına alıp bendeki ben’e yavaşça koy başını… Nefes alışlarımın titreyen ritmine karışsın yanağındaki pürüzler. İrkileyim… ve içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Kaç gece böyle uykusuz çoğaldım yatağımda. Yastığımın altına düşlerini bırakıp gittiğin o günden bu yana, hep o gecenin doğumunu bekledim arsız çocukluğumla…

Rüzgârını şehrinin avuçlayıp martıların kanatlarına asıyorum… Kal diyorum sesine. Kal ve bir notasını eksik koyduğum sesimin nâmelerini dinle diye…

Kızma…!
Biliyorum, senin bir kalbin yok…

Hecelerim vurguna takıldıysa oltanın ucunda, bundan sana ne…!!! Bu yalnızca benim vurgunum…
Sen yine filmlerini toparla geceye hazırlık için, yorgunluğunu toparla kanepende ve hiç değilse bu defa ağırdan aç kitaplarının kapağını…
içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Demiştin ya bir defasında: ” Sana gel deyişimin sessizliği mi bu?” diye,
bak işte mırıldandım seni, içinde ben’im kokan sen gibi…

“Bazen dalgaların kıyıya mı yoksa açığa mı sürükleyeceğini akıntılar belirler…Bunlar sessiz ve derindedir…Bazen sıcak bazen soğuktur…”

Serin bir ilkbahar akşamı gibi düştüm; Beklentilerimden çok uzakta bir sahnede, boylu boyunca duruyordun karşımda. Hangi sesime düşeceğini, beni hangi rüzgârın koynundan çekip çıkartacağını sezemiyordum; ancak yaşamın bir şekilde bizi karşı karşıya getirdiği su götürmez bir gerçekti. Duygularımı arkamda bırakıp, nice sevda sözüne sırtımı çevirip sana döndüm yüzümü.

Yeni yetme duygularım olmadı benim hiç.. Sevdaya hazan resmini çizmedim. Ne olduysa diğerlerine, benim sularımda gezinmeye başladıktan sonra oldu ve tüm duygular ondan sonra yerle bir oldu… Geç kalmıştım bir şeylere… Suçu kendimde bulmayı, ben hep onlardan öğrendim… Oysa avuçlarımdaki sıcaklığı alıp götüren onlardı…
sen yinede; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Şimdi ağırlaşan geçmişin koynunda sana dökülüyor kalemim.. Bir bir soyunuyorum yaşamı , atıyorum üzerimden bana bırakıp gittiği her ne varsa…

Kahraman Tazeoğlu

Yanma



Ve elbet
Gözlerin sularımdan çekilince
Ürkek bir ceylanla anlaşırım
Yüzünün çok yakını olan bir limana
Dilinin ve ağzının verdiği baş dönmesine
Bahçeni tutan tavşanlara sığınırım

Kanımdan geçilmiyor moraran ağzım
Kovalanıyorum
İkindi zaman karanlığı iç çarşılar
Ey şafak bir askerle anlaş
Çünkü namluya sürüldün
İşte burada bir ordu yürüyen karnımda
İzim sürülüyor köpeklerin sürünerek yaklaştığı
Anlaşılıyor
Hatırlarımıza dokunulmamış
Fakat el konmuş aşkı yaşatırken kuğuların
Geleceğimizin serin suları ve göllerine

Ey kadın kokla beni
Hayatım yasaksınız

Gelinmiyor akşam zaman kaplanı
Kaçmıştım yeni bir ırmak şeklinde
Hayvanların ilkbahar sıcakları bölümünde
Kıvrılıp yeniden yakalanıyorum
Cam kesiyor göğüslerimi
Boynuma zümrüt bir gerdanlık atmışım

Hem şarklıyım ben
Gövdem yara dolu

Sevdiğim kolla beni
Anlıyorum

Fakat artık dayanılmaz sarmaşıklara
Öpüşüyorlar
Harbin bittiğini söyle ayrılsınlar
Çünkü gece zamanın katranıdır
Gelip geçecek gibi değil omurgamdaki didişme
Çantamda sevişme askerleri
Harbin bittiğini söyle

Önce beni boğacaklar özgür ve sevecen olmak için
Bir bıraksam
Yakut bir kuşun içinde duran ellerimi

Sevdiğim
Önce kemir bu tel örgüleri gövdemden
Geç derimin altındaki tehlikeleri
Yürek kızgın bir kuma devrilmeden
Yokla beni

Anlıyorum kaçmaya zaman yok
Şafak birden doğrulacak

Cahit Zarifoğlu

iki karanlık orman

İki Karanlık Orman

Birbirini Sevse Ne Olur, Sevmese



Anlaşmak diye bir şey yoktur aslında

dillerin ve yüzlerin altında başıboş zamanlar dolaşır

sokaklarda bir kıç,bir penis,bir çocuk-köpek gibi dolaştığım

zamanlar

varlığımı koruyabilmek için

masaların altında ellerimi, ayaklarımı parçaladığım zamanlar

zamanlar haindir, zamanlar muhbir



iki karanlaık orman birbiriyle anlaşsa ne olur, anlaşmasa



Güvenmek diye birşey yoktur aslında

dillerin ve yüzlerin altında başıboş korkular dolaşır

bense korkumu ölümümün altına sakladım hep

korkumun kokusu aldılar

kaçtım kovaladılar



iki karanlık orman birbirine güvense ne olur, güvenmese



Sevmek diye bir şey yoktur aslında

dillerin ve yüzlerin altında başıboş yalnızlıklar dolaşır

uydurulmuş anılar, sahte öyküler, hiç kullanmadığım yerlerimi

bıraktım onlara

yine de son kapıma dayandılar

kapanın ardı karanlık deniz

denizde masum, tetikteki sızım, son inancım

gördüler onu



artık şimdi o karanlık denizde “binlerce hiç kimseyim”



İki karanlık orman birbirini sevse ne olur,sevmese


Cezmi Ersöz

23.05.2009

ÖLÜMÜN ARİFESİNDE

Ölümün Arifesinde

benim parmaklarım, yüzümün devamıdır
ellerimse Tanrı'nın varlığına delil
hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar, hiç yaşamamış gibi ölürüz
bize ihanet edenlerden, ölerek intikam alırız
ben ki her saniyemi, son anım gibi yaşıyorum
yani muamma değil artık benim için ölüm
eğer buraya sığamıyorsam
ya göğe çekilir, ya toprağa gömülürüm

ben öldüğümde
sana verdiğim kolye parlayacak
bir fotoğraf alev alacak, bir kuş havalanacak
yere düşürdüğün kitaptan etrafa sözcükler saçılacak
bozkırda babasının sırrı bir oğul doğacak
ben öldüğümde
bu venedik bayramı son bulacak

gece üsküdar vapurunda sur üflendi
paşakapı duygulu bir cezaevidir, her an kendini ateşe verebilir
çünkü kapıaltında bir çocuk bilir çıkınca öleceğini
bir çocuk yalnızca kafiyeye düşmandır, dünyada kötülük bitmiş gibi
benimse ellerimi sudaki yıldız aksi yakabilir
ve her söylediğim, kimsenin açamayacağı bir vasiyettir

Alper Çeker

SANA

Sana

1.


Sana bir ad bulmalıyım

Adını çağırırken sana benden daha çok şey getirecek bir ad

Başını bu adla çevirmelisin bana ve baktığında

O ses beni anlatmalı, benim bilmediklerimi de anlatmalı

Olmadıklarımı da



Sana bir ses buldum

Çiçeklerin içinde ararken adının yerine

Bir vadiden geçirirken sana dair hatıralarımda

Geçmişin astarı olan bir ses ve geleceğin anlamı

Sen yaratıldın ve ben kayboldum bu anlamda



Adını çağırırken güneşe döndürmeyi seviyorum

Yüzümü… yüzüm yüzünle birleşince bir “ay” doğuyor

Yeryüzü kemiklerine kadar oynuyor sonrasında

Senden önceki yıllarımı da sen varmışçasına hatırlıyorum; gezindiğimi

Bir çember, bir ova ve bir dağın etrafında



İnanmalısın… Bir adam niçin vardır

Niçin ellerini boşaltır yağdığında yağmur

Ve ne bekliyordur iki kaşın ortasındaki hülyada

Tutar damlaları ona kavuşur gibi

Onu bulur hiç olmadığı dünde ve yaşamadığı yarında



Ben hiçbir şey söylemedim

Fakat sen anladın

Neredesin sensizliğimin ortasında

Kalbim neresinde bu hiç fısıldanmamış aşkın

Yoksun ama buradasın hep burada



Uyansam akşam olacak geç kalacağım

Gözlerimi kapatınca senden doğan güneşe

Gözlerinde ışıyan şafağın çiğ zerrelerindeki sonsuz damlaya

De ki susadım sen vardın ama ben yalnızdım, o zaman

Öpsem öpsem bitmeyecek dudaklarındaki rayiha



Eskilerde bir suyun başında nöbette

Henüz var olmamış günler bile gelip geçen günlerden daha mutluluk dolu

Senin büyüdüğünü görüyorum düne bakınca

Üstelik yanımda olmaktan daha fazlasın

Verilmiş bir söz buluyorum her sabah yatağımda



Sana bir ad bulmalıyım

Sesten hızlı, çağırmadan söylenen ve ölümsüz bir sıfat

Denizden gelen henüz doğmamış dalga sesi anlamında

Bütün hayatımı yaşamış ve hayatımdan sonrasını da kavrayan

Bu ad hep yankılansın ben sustuğumda



Yarına kalsın bütün sevişmelerimiz

Teninde yorulmak denizinde yıkanmak gibidir

Her nefesine bir çocuk adı adadığımda

Sesim çırçıplak yıkandığımız ırmaktan geçer

Kalbindeki adam olur, kurumuş dudaklarındaki vaha



Yoksun ve bunun bir yıldızı olmalı gökte

Başımı çevirdiğimde ben görmeden kayan bir yıldız

Sabahları penceremde gün ağarmadan parıldasın ya da

Senin ışığın getirsin senin yokluğunu işte böyle dayanabilirim ancak

Yokluğuna, aramızdaki zamana ve uzaklara



Vakit geçtikçe daha çok sende oluyorum

Bekledikçe daha fazla kayboluyorum sen olan gökyüzümde

Bulutlar kuş oluyor kuşlar açılmamış bir davet, sabaha

Kadar uyumadan sayıklıyorum varmışsın gibi

Koklamadan konuştuğum bir demet lavantada



Bana bir masal anlat dediğinde, yaşamanın

Anlamını söylerken gözlerindeki korkunun

Büyüdüğünü görüyorum sonra

Ellerinden tutuyorum ve bu anlamı verdiğin için

Binlerce kez teşekkür ediyorum sana



Sen hayatıma gelmeden önce hiçbir bahçede

Çiçek yoktu hiçbir şehirde kule

Ve bazı şüpheli meyveler ağaçlarda

Ağaç gövdelerine dolanmış bedenlerimiz

Günahtan arındıran bir dolambaçlı yatakta



Buraya gel demezdi hiçbir yol levhası

Buradayım derken bütün şehirler

Sorardım nerede başınla birlikte doğan ayla

Denizimizi görüyorum içinde kıyılara doğru çoğaldığımız denizi

Kuşkularımı yemin yapan gözlerine baktıkça



Hazzın en yüksek yerinden düşmek için söz vermedim

Arzularını büyütmek ve saklamak için de vaadim yok

Denizin en sıcak suyu olup ayaklarımı ıslatmadıkça

Sen adında bir rüzgâr tanımayacağım

Ve en heybetli dağ olarak duracağım karşında

Halil Gökhan

24.12.2008

GİDEN MAVİYE


Bir nehrin peşinden nereye...
Tuza ve maviye
Balık olmaya

o, vardı biliyorum; dizlerimde çimenlerin serinliği
ya da ağlamak üzerenin kokusuydu
eski kasabalarda pazar yerleri
tanış kalabalıklar topluluğu
ayrılamadığım; plastik pabuçların hatırasıydı

her çocuk gibi kendi merakımın elinden tutuyordum
tanrım! ..ayrıntının şaşkınlığında ne çok yol var ki
unutuyordum

çünkü ölüm düşüncesi oradaydı ve hırpalıyordu kesinliği

toprak çekiciydi
böcekler, karıncalar, ışığı ve zerreyi emen ince kırıklar...
hayatın zenginliği renkli su damlalarıydı; dokunduğum

sonu gelmez bilme arzusu daha güçlüydü ölümden

ne güzel gülüyorduk
yengecin çabasına
çocukluk işte...

o, vardı biliyorum; oyuncul sevgilimdi
batık korsan gemileri gibiydi cinsel yaramazlıklar
sürüyle çocuklarımız oluyordu, uyuyan
küçük ağaçların altında... muzipliğin doğası
yemyeşil bir oda, serin, loş ve çıtırtılı; etimizde
yüzlerce yaprağın parmakları
yüzlerce toprağın parmakları
soyunuyorduk; aşkın taklidini yaparken
hayalin tetiği yoktu
-lakin... öyleydik işte

şefkatin çözdüğü o mahmur hayatı ışıklandıran çocuk
iyilikle kötülükle sınanmış o yalın zahmet
sadece dokunan, geçirgenlikle, sadece
doğumsal içeriği ateşin... aydın olmak işte

o, vardı biliyorsunuz; arkadaşıydı çocuğunuzun
içinizdeki biriktirme alışkanlığıydı

yalnızlık ve kum

Bahtiyar Kaymak

YAPRAĞIN ÖYKÜSÜ

Yapragin Öyküsü…
.
............................................-Takvimden yaprak düser
..................................................- .....zaman sarsılır-

tarihe bagdas kuran sehir hüzünler haykirir
hangi darbeye gömülür gölgesi
hangi baglaç ular yillari
âh! ... neyi çekip alsam deprem
yanar kus ormanlari

hangi pismanligin ardinda
çagdas kumkuma
mihlanan zulüm
hirsin kiskaci
dinse/sökülse/çözülse

gücünü toplasan bir böcek etmez

her dogan ölmeye baslar
definler çogaltan cinnetli nokta
suretini parçalar yalnizligin

kim kurtarir hasretme âninda
ölümlerden hangisini alsa

ey sonsuzluk
özgürlügün tadi agzinda çirpinmali
.................................- zavalli aklim menzil yürüdükçe
..........................................hangi delilige kapilanmali-

susuyor ayin savkimasi
döner/söner/yanar
hep ve hiç

hadi gögü de lanetleyelim
mavi etine neler gizliyor
hadi kovalim agaçlari
çöl sesli kus yesil ötüyor

tüm sinirlardan yasaklandim
agzim atese aliskin
hangi yarda biterse bitsin ayni yoldayim

adinin siirlesmesi bundan
hadi çik gel bütün kapilardan

ey dudagini öpücükle boyayan
unutmasan yasamazdin
......................................-sanrilar arkacinda toy çanlari-

çagirdiginda gürültü kopsun
bir mavi damar yansin olmadik yerde

kabuk degistiren yasam

yeminler koparsin ilâhi defterden
degirmende bugday çigliklari
çalsin ayni ateste tanrinin isligini

âh! uykun bölünmüyorsa
dalganla çekil tuzunu birakip
bogulsun düsünde
sis kulesi/hayalet sesi

kurgan esilsin
yudumlansin bozulan nektar
nefsine takilsin avucunda kosan çocuk

her kaktüs çölünü kalbinde tasimali

ey zaman / ey çiçekli engerek!
tanriyi yaratan yok edecek elbet

...............-elbet ask da bizden bir seyler ögrenecek-



Filiz Bedük

VEDA ŞARKISI

1.
Kayalıkta çakılı yelkenli
sana bırakıyorum veda şarkımı.
2.
Benim uzaklardaki ölümümün kanında tohumlanışı da
kayalar devranının altında değişken köklerle.
Yalnızlık! geçmişe özlem çiçeği canlıı duvarların.
Yalnızlık, yeryüzünde adanmış faniliğim.
3.
Taşımak istemiştim heybemde
yüreğinin gelip geçici tadını,
ama kaldı havaya çizilmiş kesin eğrilerle,
yadsıma oldu umudumun yiğitliğine.
Giderim hatıradan daha uzun yıllar boyu
kapalı yalnızlığıyla gezginin,
fakat havaya çizilmiş kesin eğri sanki bana döndü
ve bir işaret koydu pusula kaderime.
Sonu geldiğinde bütün gündelik işlerin
yol yapacağım bir geleceğim olmasa,
gelmiş olacağım bakışında canlanmaya
kaderimin sırıtan parçası olarak.
Gideceğim hatıradan daha uzun yollar boyunca
zincir halkaları gibi eklenen elvedalarla zamanın akışında.

4.
Dimdik hatıra sonunda düşmüş yola,
usanmış beni bir geçmişi olmadan izlemekten,
unutulmuş yol kıyısındaki bir ağaçta.
Uzaklara gideceğim, hatıra
parçalanarak ölünceye yolun taşlarında,
ve devam edeceğim, içimde
hep o gezginin acısı, yüzümde gülümseyiş.
Bu dönenen bakış ve güç
büyülü bir matador mendilinde.
Alıkoydu kaygı duymaktan tüm çıkarlara,
hep yitiren bir çizgi oldu benim eğrim.
Ve bakmak istemedim seni görürüm diye
beni isteksizce davet etmeni
mutluluğumun pembe boyalı torerosu
Deniz seslenir bana sevecen elleriyle.
Çayırım -bir kıta-
Dümdüz yayılır, tatlı ve silinmezdir
alacakaranlıkta bir çan gibi.

5.
Bir sicil memuresi karşısında kurumlu bir doktor gibidir
kara bir mikroskopu gösteren bilim.
Sanat... sanat diye arzıendam eden şey
bir Leica'nın kısır mekaniğidir.
Acılar ve kaygılarla dolu bir yerli (ve tabii özlemleriyle
olup ta şimdi yiten için
ve onun dönüşünde arzu gönlünde),
coca, alkol ve açlığın aptalca gülümsemesiyle.
Üç kuruşa satılan cinsellik
-Amerika'da pek ucuz-
Boş çarşafların umursanmaz hatırası.
Guetamala bıraktın beni
bağrımda derin bir yarayla
ve de acılarını bana emzirme
ya da emme fırsatıyla,
kahreden bir hıçkırığın belirsiz duygusunda bulan kadını.
Kederleri teker teker birleştiren bir bağ var yine de:
uyanan insanın haykırışıdır o da.

6.
İşte bugün böyle titrek ellerle
belirsiz bir kayıta koyuyorum prizmamı.
Ağacın olgunluğunu tüketmeden
kasalanmış meyvanın garip tadıyla.
Çağırışını farkedemiyorum bazen
yaşlı, garip kanatlanmış kulemden,
fakat bazı günler var ki cinselliğin uyanışını hissediyor
ve bir öpücük dilenmeye dişiye gidiyorum
ve böylece beni arkadaş diye çağırmayanın
ruhunu hiçbir zaman öpemeyeceğimi anlıyorum...
Biliyorum ki tertemiz değerlerin kokusu
bereketli kanatlarla dolduracak beynimi,
Biliyorum ki hayata geçmesi mümkün olmayan
fikirleri barındırmak gibi zevkleri bırakacağım.
Biliyorum ki ölümüne çarpışma günü
halk çocukları benimle omuz omuza verecek,
halkın savaştığı amacın kesin zaferini
göremezsem eğer
fikri en yüksek geleceğe götürmek için
mücadele verdiğimdendir,
eski kabuğun tüylerini yolarken
doğan umudun kesinliğiyle biliyorum bunları.


Che GUEVARA

23.12.2008

DUVARCININ AŞKI


Kendimi öldürmeyi düşündüm, ben olup olacağım bir duvarcı,
Sen eczanesi olan bir adamı seven bir kadınsın diye.
Alıştım, umurumda değil; tuğlaları eskisinden daha düzgün diziyorum
Ve şarkı söylüyorum inceden, elimde mala, öğleden sonraları.
Güneş gözlerime gelip de merdiven titrerse altımda,
Ve tuğlaları da yanlış yere koyarsam,
Anla ki seni düşünüyorum.



Carl SANDBURG

18.12.2008

KENDİM VE HEPİMİZ HAKKINDA


1
Bir gün herşeyinle dimdik
Her türlü kavgaya hazır
çıplak gergin
her sözü verecek kadar aceleci
tutamayacak kadar unutkan
sade çaresizken kadın
genelde erkek.
2
kendi sözlerinin gölgesine hayran
hiçbir şey gerçek değil alkışlar yalan
hala bir çift çarpık bacak
kendi resmi resmiyle barışık
küs eskisiyle ve eski sevgililerin hepsiyle
ama hala çok güzel
hakkında konuşmak senin
ben senden bahsediyorum yine
kime darlansa kalbim kimin kılığında.
ne zaman aklım çıksa yerinden
tuzu ayarında gözyaşlarıyla
dönmeyeceğime inandığım günlerde
bu seyrüseferden
(bu seyrüsefer sözünün burada geçme sebebi
tamamen kelimeyi sevdiğimden)
diyorum işte bu sefer oğlum
işte bu sefer
olacak olmakta olan
yanacak yanmakta olan
yok çare akacak akmakta olan düşecek...
ama hala çok güzel
hakkında konuşmak senin
düşünmek seni en ayıp kılıklarda
en düşmüş saatlerde
Hala güzel
Hakkında konuşmak senin...
Otuzu geçmişiz hiç haketmeyecek kağıtlarla
Oysa boş kağıt vermişiz geçmeyelim
Kalalım diye o sularda
Yalnız çirkince geçmiş bir gençliğin ağıtı
Bu kadar acıksız olurdu zaten
Çocuktum kürtlerin kuyruğundan bahsedilirdi
Nicedir uyruğundan bahsediliyor
Ve kim ne söylese bu mühim mesele hakkında
Mühim kanamalar tespit ediliyor hastanın dosyasında
Ve diyorum ki ben bazen
bu iki sevgilinin arasında
ve ikisinin eşit derecede akrabası
ilk kez bir düğünde adam hem erkek hem kız tarafı
Bağırıyorum şaka yollu
Olacak olmakta olan
Yanacak yanmakta olan
Akacak akmakta olan..
düşecek
Ama hala çok güzel
Hakkında konuşmak senin.
Bir beyhude çabasına daha girişmek
Seni methetmenin. .
Sana küfretmenin.
Hala güzel
Hakkında konuşmak senin
Kökünü kendi sökmüş bir inatçı adamdır yurdum
Hangi toprağa denk gelmişse
Oraya salmış kılcallarını
Ve hepsinden başka çiçek türemiş,
Seçebıldiğince yaban otlarının arasındar
Çok şahane insanlardır
Kendini soyacak kadar ahmak hırsızları ayırırsan
Çok iyi şiirler yazdım
Kötülerinin tamamını çıkarırsan.....
Ama hala güzel
Hakkında konuşmak senin
Hatta aleyhinde!
Bağır çağır hatta
Yeri gelirse çok sağlam bir kaç gözyaşı eşliğinde
Güzel...
Hala güzel
hakkında konuşmak senin
Dinimin dolanması her görüşmede
Her karşılaşmada
Yani her eski sevgililer bayramında hayatın,
Güzel.
rakının ikinci dublesinde ilk karşımıza çıkanı
öptüren şey ne ise
Bir şölenlik hatıra mı yoksa çift dingilli bir acı mı
yanısıra neyse artık o şey,
hanı bir bıçak saplaması kadar hasmane
ve bildiğin cennet davetiyesi kılığında bir şey
işte ne ise o şey ....O güzel ...
hala güzel hakkında konuşmak senin......

Yılmaz Erdoğan

17.12.2008

PALYAÇO


kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
kaç kilo çekerdi yalnızlık
kaç kere ezildim altında
yaz yağmurlarının

belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları
her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize

kim sevmezdi çiçekleri filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan” dedi

bunu palyaço söyledi,
palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım

herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım
sırf bu yüzden mi ağladım
alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz

biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bügünlerde

ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz

ii.

umursamıyorum yılgınlığımı filan
çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sesszce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun

bir palyaço neden yalan söylesin ki
ben palyaço olsaydım söylemezdim
marangoz olsaydım da söylemezdim
ben insan olsaydım yalan söylemezdim!

hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
kaç kilo çeker ki bir palyaço
hem neden yüzüme vuruyorsunuz
bir çirkin ördek yavrusu olduğumu

gocunmam ki ben, ben gocunmam
bir palyaço ne kara gocunmazsa
o kadar, o kadar gocunmam işte

rakı doldurun! eksilmesin

iii.

bitmedi, yazacağım daha
yazmazsam ağlayacağım çünkü
alçakça olacak biraz

hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
her sokakta biraz daha eksilirdik
bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
”duyamadım”, derdim, “tekrar et!”
sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
sokaklar daha bir puslu
palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
ve ben daha bir alçak olurdum
ağlardım biraz

hem sen kimsin, çekiştirme diyorum
hatta kuyruğuma basma diyorum
acıyor, tırmalarım,-
diyorum

kahrol, kahrol!
diyorum

iv.

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda
korktum birden, kusacak gibi oldum
”olur öyle” dedi palyaço,
”herkes alçaktır biraz”
”otur ulan!” dedim, bağırdım ona
ben bazen bağırırım biraz

”rakı doldur!” dedim, “eksilmesin!”
ben bazen eksilirim biraz
aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
bunu sonradan öğrendim

ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
bunu da sonradan öğrendim

örneğin;

geçen gün bir kadınla seviştim
biraz değil çok seviştim

ya işte öyle palyaço
diyorum ki,
bunu da yeni öğrendim
sevişmek de eksilmekmiş biraz

v.

kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan”
dedi
bunu palyaço söyledi
palyaço söyledi, ben yazdım
yazmasam, alçak olacaktım
hem ben roman da yazdım biraz

bazen diyorum ki, palyaço,
sen olmasan ben ne yaparım
alçakça eksilirim belki biraz
her yağmur yağışında yerindi dibine girerim
hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi

biraz biraz anlıyorum ki,
yüzler eller, o terli vücutlar filan
her şey plastikmiş biraz

vi.

haydi sirtaki yapalım palyaço
rakı doldur, yine eksildik biraz

Turgut Uyar

BİR' Lİ ŞİİR (Karyatid savunmalarından kalan)


Vaktiyle çoktum azala azala bir kaldım
Trajik muamma: Bütün anlamları bilemem
Sonunda çözüldü çözülecek yaşlı tılsım
Kalan ömrüm görmeye yetecek mi bilemem

Bir; intiharı sevmez ama anlamlandırır
Ya intihar? Susku mu yoksa çığlık mıdır

(...)

Dedim ya çoktum ama bazılarını öldürdüm
Öldürüldüm sonra kandım ve kandırıldım
Çoktum düşürdüm kırdım düştüm kırıldım
Aklımdaydı adları unuttum ve unutuldum

Hafıza zayıf zaman uzun ah yazı ah yazı
Tut şiirimden biraz buralarda yalnızım

Bir'im ben iki üç olmam artık. Hiçbir
denizde liman değilim. Hiçbir limanda
gemi. Ne gemide yelkenim ne yelkende
rüzgar... Fırtınaya martı hiç değilim
O halde nedir bunca savruntunun sırrı

Gövdemde taşıdığım koca mercan yarası
Kalbimdeki sızıntı bilmem nereden gelir

Dedim ya çoktum biraz erozyona uğradım
Kapı dağdır yol duvar. Ne katar geçer
ne kervan var. Utanırım çoraklığımdan
Soğuk bir nefes gibi bedenimi yalayan
acıdır zaman. Aşktan derler ah aşktan
Yalandır! Gül desem yanar dudaklarım

Bir: Trajik vakadır. Öz üslüpta saklıdır
Boğulmayı boğulmak yapan çırpınmak mıdır?



Hasan Basri ÜNLÜ

İKİNCİ YONTU (Karyatid savunmaları)



Kaynağı başka gözyaşları ıslatmaz yanaklarını
Yorgun sancılarını dindirmez yabancı uykular
Ve çalıntı intiharlar unutma öldürmez insanı

Şimdiki zaman içinde aşk nihilisttir...

Nalsız atlarımı sürmem artık o yaylalarda
Kalıcıyım kendime konukluğum biter burada

Gecenin suçu yok sırrı sığınak sayan bendim
Bütün çocukları çağırın kabulümdür yenildim

Ömrüm heyhat sen falları düşten bir acı kahve
Hanen fassal cezven kırık telven şiirdendir






Hasan Basri ÜNLÜ

IX. KARYATİD


1. BİR :-in
parçalanması
benzemez
başka
parçalanmaya

2. Kalabalık :-ta yamadır
utanır
saklar
kendisini
yalnız

3. Yalnız :-ın acelesi
nedir ki
ağır ağır
kazar
kuyusunu

4. Öteki :bendim
siz beriki
hiçlik
çizgisi
aramızdaki

5. Kara :göründü diye
bağırıyorken
gözcüler
ben
boğuluyordum

6. Müjde :-mi
isterim
dese
birisi
uyanıyorum

7. Kim emiş yalnız
yalnızdır diye
ordular gezer
içinde elleri
kanlı

8. Anı :-larım paslı
bıçaklarım
bazen
onları
parlatırım

9. Tuz :mu yoksa
bandığım
yaralarım mı
daha fazla
ağlardı

Hasan Basri ÜNLÜ

BİR SERÜVENİN TANIMI


Hiçbir zaman yenilmedi geceye
Sevincim de inancım da
Doğru diye bildiğim güzellikler
Hiçbir gün kendisinden uzak
Bir şeye değişmedi

Hiçbir gün yolda koymadı beni
Güvenim ve direncim
Düşerim sandılar dönüp baktılar
Gülerek geçip gittim
Evet ben tek başındaydım
Onlar çok yalnızdılar




Afşar TİMUÇİN