Blogda Ara

Siyasi-Tarihi Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasi-Tarihi Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.11.2008

85. YILDA HÜZÜNLÜYÜM SEVİNÇLİYİM

MUSTAFA Kemal Serbest Cumhuriyet fırkası kurucusu Fethi OKYAR’ yazıyor:

"Gençliğinden beri sayılı kişi ve partilerin, ülkenin yararına olan fikirleri parlamento veya millet önünde serbestçe söyleyebilecekleri bir sistemin taraftarıyım. Parlamentoda milletin sorunlarına serbestçe tartışabilecek yeni bir partinin bulunmasını Cumhuriyetin temellerinden biri sayarım."

Demokrasiyle Cumhuriyet arasındaki bağın Türkiye’de temelini atan cümlelerden biri. Cumhuriyet yönetim biçimi , demokrasi bir siyasal rejim olmak üzere.

Oysa, sancı var. Cumhuriyet kurulmuş iken 1927 de İstanbul’a ilk gelişinde Mustafa Kemal :

"Demokrasi ilan ettim, herkes istediği gibi konuşabilir" (Nuri Ulusu’nun hatıraları, Atatürk’ün Yanı Başında s. 38)

Oysa, sancı var. İlan etmekle yerleşmeyen demokrasi daha uzakta iken, 1923’lerde Cumhuriyet’te sancı var.

PEK KAVRAYAMADIK

Cumhuriyet fiilen ilan ediliyor. Ama kimse Cumhuriyet’i ağzına alamıyor. Çünkü toplum geçmişle olan bağların mümkün olduğu kadar sessiz sedasız kopartılmasını zorunlu kılıyor. (Kurt Steinhaus, Atatürk Devrimi Sosyolojisi, s.102).

Kimse ağzına alamıyor, çünkü Cumhuriyet ve laiklik toplumda açık bir oy birliğine dayanmıyor.

Cumhuriyet’in 10. yılında , 1933’te o görkemli kutlamalarda bu toplumsal itiraz dikkat çeken ayrıntılara yansıyor.

Bir yaz günü Florya’da geziye çıktığında , Atatürk’ü gören bir ihtiyar hiç istifini bozmuyor:

"Sağ olun Paşam bizi düşmanlardan kurtardın, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdun. Kurdun da, biz bu Cumhuriyetçiliği, Devrimciliği, Laikliği pek kavrayamadık." (Nuri Ulusu’nun Hatıraları, a.g.k. , s.190)

O kadar kavrayamıyoruz ki, TBMM üzerinden çok ciddi bir müdahale kaçınılmaz hale geliyor.

O kadar kavrayamıyoruz ki, Meclisin ikinci döneminde , 1923-1927 arasında, ciddi bir tasfiyeye gidiliyor.

MÜDAFAA-İ HUKUK

Cumhuriyet ve laikliği yerleştirmek üzere, daha farklı bir müdahale geliyor.

Mustafa Kemal Mecliste Müdafaa-i Hukuk Grubunu kuruyor. 1923’te Halk Fırkası , sonra Cumhuriyet Halk Fırkası , 1935 de Cumhuriyet Halk Partisi adını alan grup.

Fiziğin ve sosyolojinin kaçınılmaz kuralı. Kendi çelişkisini yaratmak. Bu grup kurulduğu anda kendi muhalefetini yaratıyor.

1924 de Terakkiperver Cumhuriyet Halk Fırkası kuruluyor. Devamı bugüne uzanan merkez sağ çizgisinin temellerini atıyor. Bazı farklar saklı kalmak üzere, DP AP AKP çizgisi .

Terakkiperver’in kurucuları "Halifelik ve Saltanatın kurtarıcısı" adını almak istiyor. Gönülleri orada . Bu ismi almak değil zor, imkansız. Ama tohum öyle.

Partinin dikkat çeken ilkeleri liberal ekonomi, liberal dış politika, özgürlüklerin genişletilmesi. Sanki bugün gibi. Daha çok dikkat çeken kafalardaki düşünce:

Toplumun laik yasalarla yönetimine karşı çıkmak. Ve hatta Cumhuriyet’e.

SİSTEMİN SAHİPLERİ

Mustafa Kemal çok hiddetli:

"Söz konusu olan egemenliği millete bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Mesele zaten olup bitmiş bir gerçeği açığa vurmaktan ibarettir."

Olup bitmiş olan gerçek , Cumhuriyet’in ilanından başka bir şey değil.

Daha ilanında ve daha ilanı izleyen yıllarda bu kadar sancılı.

İki temel akı, Cumhuriyet ve karşıtları. İkisi arasında yaşanan siyasal, kültürel, sosyal anlaşmazlıklar adına ne varsa, bugün hala var.

Sayısal olarak üstünlük başka yerde olabilir. Ama sistemin mutlak sahibi Cumhuriyetçi çoğunluktan oluşuyor.

Cumhuriyet’in 85. yılında hala bu hesaplaşmaya girmek zorunluluğu insana hüzün veriyor.

Cumhuriyet’in 85. yılında bu üstünlük insana sevinç veriyor.

Yalçın DOĞAN

28.10.2008

SONER YALÇIN' DAN

Türk Silahlı Kuvvetleri neden New York aydınlarının hedefinde


Sanmayınız ki tüm bu tartışmalar, gerginlikler, sert demeçler Aktütün baskınıyla başladı. Son dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri yoğun bir psikolojik harp bombardımanı altında. Peki niye? Saldırganların amacı ne? Tüm bu psikolojik savaşın perde arkasında neler var? TSK'ya ağır sözler sarf edenler kimlerin ağzıyla konuşuyor? Kim bu New York aydınları? Gelin size bir fil hikáyesi anlatayım!..

HİNDİSTAN'da yaşamları boyunca fil görmemiş yirmi kişi gözleri bağlanarak, bir filin yanına götürülmüş. File dokunmaları istenmiş. Gözü bağlı Hintlilerin her biri filin bir yerine dokunmuş. Sonra Hintlilere sormuşlar:'Dokunduğunuz şeyi anlatın.' Gözleri bağlı Hintliler filin neresine dokundularsa hayvanı öyle anlatmış, öyle tanımlamışlar.

Son günlerde yaşadıklarımızı bu 'hikáyeye' benzetiyorum.

Herkes olayın bir yerini tutmuş ona göre değerlendirme yapıyor.

Meseleyi böyle görenler, böyle tanımlayanlar aldanır.

Meselenin özü başka. Bütünü görmek gerekiyor.

Gelin, çok da gerilere gitmeden bir yolculuğa çıkalım...

Kemalizm öldü

Tarih 9 Kasım 1989.

Berlin duvarı yıkıldı. Soğuk savaş dönemi bitti.

Ve yeni bir dünya düzeni başladı. Orta Avrupa'da, Kafkaslar'da, Ortadoğu'da hemen yeni haritalar çizilmeye başlandı.

Soğuk savaş dönemindeki Türkiye'nin rolü, NATO dolayısıyla ABD tarafından belirlenmişti. Peki, yeni dünya düzeni Türkiye'ye hangi görevi verecekti? Türkiye'yi ne bekliyordu?

Ufuk Güldemir'in, CIA Ortadoğu Masası eski şefi Graham Fuller ile yaptığı röportaj bu rolün ipucunu verdi:'Atatürk'ün düşünceleri çağı için son derece güçlü düşüncelerdi. Ama Türkiye artık ulusal kimliğini, yörüngesini, dünyadaki rolünü, hatta İslam'ın günlük yaşamdaki yerini yeniden düşünmelidir. Türkiye, demokrasi ile İslam'ın bir arada yaşatılabileceği modern bir formül bulsa, İran ve Arap dünyasına olağanüstü büyük bir entelektüel öncülük yapmış olur. İslam dünyası için geleceğin modeli olur bu.' (26 Şubat 1990, Cumhuriyet)

CIA ajanı Fuller o yıllarda medyaya sık demeçler verdi.'Kemalizm öldü. Kemalizm'in sonuna gelmesinin iyi olduğunu düşünüyorum. Halkın büyük bir parçası İslam için daha hürmet görmeyi, Osmanlı tarihiyle kucaklaşmayı istiyor.'

Neo-Osmanlıcılık

CIA ajanı Fuller'in 'kişisel görüşleri' zamanla rapor haline getirildi. Pentagon, genellikle CIA ajanlarının görev yaptığı Rand Corporation adlı araştırma kuruluşuna rapor sipariş etti: 'The Prospects for Islamic Fundamentalism in Turkey.'

Rapor, Türkiye'nin yeni yol haritasını çiziyordu: Ilımlı İslam.

'Uygarlıklar çatışması' kuramcısı Samuel P. Huntington'un da tezi aynıydı: 'Türkiye, İslam'ın lideri olmalıdır.' Huntington'ın, tezini açıklarken sarf ettiği bir cümlesi ilginçti: 'Demokrasinin mutlaka laikliğe dayanması gerekmez.'

Hudson Enstitüsü üyesi John O'Sullivan: 'Türkiye'nin laiklik anlayışı artık değişmek zorunda ve bu değişimi garanti altına alıp koruyacak bir anayasa gelmek zorunda.'

Peki, Kemalizm'i toprağa gömüp, ılımlı İslam'a sarılması istenen Türkiye'nin idari yönetimi nasıl olacaktı? Bunu da, uzun yıllar CIA Türkiye masası şefliğini yapmış Paul Henze'nin raporundan öğrenelim: 'Türkiye'yi federalizm büyütecek.'

İstanbul başkentli 'Yakındoğu Federasyonu'kurulabilirdi! Ama önce Kürtlerle yakınlaşmak gerekiyordu!

CIA'nın federasyona dahil olacak Kürtlere de önerisi vardı: İslam ipine sarılın! Sarılmayan Abdullah Öcalan tasfiye edildi, Nakşibendi Barzani bölgenin tek gücü oldu.

ABD bu politikalarında yalnız değildi; Arap ırkından olmayan Kürtler, hep İsrail'in ilgi alanına girdi. MOSSAD her daim Kürdistan'ın kurulmasını destekledi. Neyse bunlar ayrı konular.

Evet, yeni dünya düzeninde Türkiye'nin görevi belli olmuştu. Bu konuda yüzlerce ABD'li uzman konuştu, onlarca rapor yayınlandı. Peki, ABD Türkiye'ye bu rolü biçti de, Türkiye'de herkes bunu kabul etti mi?

TSK'nın tavrı

Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu'daki ülkeler gibi yapay ülke değildi.

Tarihsel birikimi ve Cumhuriyet'in kazanımları nitelikli (sayıları hükümet kurmaya yetmese de) bir nüfusu ortaya çıkarmıştı. Cumhuriyet mitingleri aslında yeni dünya düzenine karşı duruştu. Yurtsever aydınlar işin farkındaydı. Askerlerin bu mitinglerin gönüllü destekçisi olduğu da bilinen gerçek.

TSK, Cumhuriyet'in kurucu ideolojisinden ödün vermeye hiç taraftar değildi. Mustafa Kemal devrimleri ölmemiş, aksine giderek 'Ortaçağ karanlığına' dönüşen dünyada daha da önemli hale gelmişti.

Ordu, 28 Şubat kararlarıyla bu tavrını göstermişti.

TSK sadece içerisi için değil dış politika konusunda da ABD ile ters düştü.

TSK, Atatürk'ün 'Yurttu sulh cihanda sulh'; 'Komşu ülkeler arasındaki ihtilaflara karışmama' gibi dış politik ilkelerinden ödün vermedi. Yani ne Irak ile ne de İran ile savaşmaya taraftardı. Topraklarını lojistik anlamda açmaya da pek taraftar gözükmedi. Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay'ın Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın, bir koyup üç almayı hedefleyen çıkarcı politikalarına karşı çıkıp istifa ettiğini hatırlatırım. Ama o kadar eskiye gitmeyelim.

2000'li yıllarda, askerlerin tavrı aynıydı: Madem yeni dünya düzeni kurulmuştu, 'Türkiye de çok taraflı siyaset izlemeli'ydi. Ayrıca ABD ve AB'nin sürekli Türkiye'yi örselemesi de çok rahatsızlık vericiydi.

Ve dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri OrgeneralTuncer Kılınç, 7 Mart 2002'de Harp Akademileri Komutanlığı'nın 'Türkiye'nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur' konulu sempozyumunda yaptığı konuşma, TSK'nın tavrını gösterdi:

'Türkiye öncelikle, stratejik anlamda kimlerle bağı varsa, o bağları çözmesi lazım. Bugünün konjonktüründe, kendi bekası açısından, ileriye dönük hangi tehditlerle karşı karşıya kalabilir, bunları yeniden iyi değerlendirebilmek için, ayaklarındaki bağı çözmesi lazım. Bu bağlardan bir tanesi NATO'dur. Eğer NATO'dan sıyrılırsanız, ABD'nin size bakışının ne kadar doğru olup olmadığının, hayrınıza veya şerrinize olup olmadığının kararını daha kolay verirsiniz. Bugün Amerika, Türkiye'ye zaman zaman stratejik dost diye bakıyor, ama hiçbir zaman dostça davranmıyor. Türkiye'nin yeni arayışlar içinde olması bir ihtiyaç. Rusya ile birlikte, ABD'yi göz ardı etmeksizin, mümkünse İran'ı da içerecek şekilde arayış içinde olunmasıdır.'

Psikolojik harbin dönemeci

Orgeneral Kılınç'ın bu sözlerinden sonra TSK karşıtı psikolojik harp kampanyası hızlandı.

'Hızlandı' diyorum, çünkü 28 Şubat döneminde, dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu ve ordudan ayrılan Onbaşı Kadir Sarmusak'ın adının karıştığı bir istisnai dinleme skandalı vardı.

Ancak köprünün altından çok sular aktı; TSK dinlemeleri uzmanlaştı. (Dinlemeler ABD-Utah üzerinden kimler aracılığıyla Türkiye'ye sızdırılıyor? Bakınız: odatv.com)

Üst düzey komutanlarının darbe hazırlığı içinde olduğunu iddia eden, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı OramiralÖzden Örnek'e ait olduğu söylenen ama gerçekte olmayan sahte günlükler yayınlandı.

Ardından, 'gazetecileri fişleyen' sözde andıçlar ortaya çıkarıldı.

Kimin yazdığı belli olmayan lahikalar ortaya saçıldı.

Genelkurmay Başkanları Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve Orgeneral İlker Başbuğ hakkında, göreve başlayacakları dönemde karalama kampanyaları başlatıldı. Fotoğraflar sızdırıldı.

TSK'da kuvvet komutanlığı, ordu komutanlığı yapmış emekli orgeneraller, Ergenekon soruşturmasına dahil edilip hücrelere tıkıldı.

Psikolojik savaş öyle bir hal aldı ki, Mehmetçiğin teröre karşı verdiği mücadelenin sırları bile sızdırıldı. Tuğgeneral Münir Erten'e ait olduğu söylenen ve Kuzey Irak'a yapılan kara harekátını iki gün önceden haber veren bir video, internetten yayınlandı.

Son günlerde ise, insansız hava aracı tarafından Aktütün'e teröristlerin saldıracağı görüntüsünün TSK'ya verildiği ama hiçbir önlemin alınmadığı şeklinde manşetler atıldı. Oysa görüntülerin Aktütün'le ilgisi yoktu.

Uzatmaya gerek yok. Benzerlerini okuyorsunuz, biliyorsunuz.

Söylemek istediğimiz şudur: Gözü bağlı Hintliler gibi meseleyi sadece bir boyutuyla ele alırsanız, meselenin tümünü, özünü kavrayamazsınız.

Sonuç olarak:

Bütünü görmek gerekiyor.

Mesele, Cumhuriyet'in kurucu ideolojisine sahip çıkma meselesidir.

Mesele, ulusal bütünlüğü, bağımsızlığı koruma; komşularla savaşmama meselesidir.

Mesele, Ortadoğu'da taşeron olmayı reddetme meselesidir.

Mesele, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Irak ve İran'daki petrol kuyularının bekçiliğini yapmama meselesidir.

Mesele, sadece bunlardan ibarettir.

Yandaş medyanın manşetlerini böyle değerlendiriniz.

KİM BU NEW YORK AYDINLARI

BİZİM sözde solcu-liberalleri bilirsiniz; hep üstten bakarlar, dudak bükerler, kimseleri beğenmezler. Aslında; bunların tek yaptıkları, Osmanlı'daki Tercüme Odası'nda çalışan memurların yaptıkları gibi çeviridir; tercümedir.

Bunlar, New York Neo-Conların söylediklerini, yazdıklarını evirip çevirip yeniymiş, kendi görüşleriymiş gibi yazıp söylüyorlar.

Sizce aşağıdaki sözler kime aittir?

Ulus devletin sonu gelmiştir.Yeniyüzyılın en önemli çatışması, demokrasi güçleri ile otokratik (despotizm yanlısı, baskıcı) güçlerin çatışması olacaktır.

Türk ordusu dokunulmaz bir kurum değildir.

Türkiye'yi daha demokratik kılacak olan, Türklerin hayatından devletin ve ordunun rolünü azaltmaya yarayacak reformlardır.

Asıl mesele din özgürlüğüdür.

Vs...

Bunları Türkiye'deki solcu-liberaller söylüyor derseniz yanılırsınız.

Bunları söyleyenler; New York aydınları!

Ya da günümüz deyimiyle -başlangıçta aşağılayıcı bir terim olarak ortaya atılan- 'Neo-Con'lardır.

Bunlar; 1930'lu yıllarda Amerikan Troçkist hareketi içindeydiler. Sol hareket içinde yer almaları, hepsinin Yahudi olmasından ve Ekim Devrimi'yle tarihte ilk kez antisemitizmi suç sayan bir devlet kurulmasından kaynaklanıyordu.

Ancak: Hitler-Stalin anlaşması ve Troçki'nin 2. Dünya Savaşı'nda Hitler'e karşı savaşan Franklin D. Roosevelt'i desteklemeyi reddetmesi, günümüz Neo-Conların atalarının, sosyalizm yolundan teker teker ayrılmasına yol açtı.

1948'de İsrail'in kurulmasından sonra bu grup artık kurtuluşun sosyalizmde değil, İsrail'i koruyabilecek tek güç olan Amerika'da olduğunu savundu: 'Amerika ne denli güçlü olursa, İsrail de o denli güçlü olacaktır.'

New York aydınları, ABD'yi 'yeni mesih' ilan ettikten sonra, sol hareket içinde edindikleri birikimleri Amerika ve Avrupa'da sol hareketin içini oymak için kullandı.

Daha önce bu sayfada/Hürriyet'te yazdım; New York aydınları tarafından kurulan ve CIA tarafından fonlanan, solcu görünen ama asıl amacı solun içini boşaltmak olan'Congress for Cultural Freedom', soğuk savaş boyunca Sovyetler'deki sosyalizme karşı, sözde 'özgürlükçü sosyalizm' inşa etme misyonu üstlendi! Dillerinden düşürmedikleri kavramlar, demokrasi, insan hakları ve özgürlük idi. Pek çok iyi niyetli solcu aydın, ne yazık ki bunların aleti oldu; bu rüzgára kapıldı.

Solcu aydınları yanıltanların başında Amerikalı Max Shachtman geliyordu. O, Neo-Conların ilk lideriydi aslında. Ne sosyalizm ne kapitalizm diyen '3. Kamp' teorisi onundu. Görüşlerini 'öğrencileri' yaydı:

James Burnham, 'The Managerial Revolution'kitabında, insanlığın karşısındaki en büyük tehdidin artık,'teknisyenlerin' ve 'bilim adamlarının' yanı sıra'bürokratlardan' ve 'askerlerden' oluşan güçlü bir'elit' yönetici sınıftan geldiğini yazdı.

Neo-Conların önde gelen teorisyeni Robert Kagan, son kitabı 'The Return of History and the End of Dreams'te, yeni yüzyılın en önemli çatışmasının liberal demokrasiler ile otokratik devletlerin çatışması olduğunu yazdı. Ulus devletler yıkılmadan özgürleşme olamazdı!

New York Times'ın 'şahinler' arasında saydığı Daniel Fried, İsrail'in bir ulus devlet olmasından rahatsız değildi. Ama söz konusu Türkiye olunca çok sert konuşuyordu:'Sorun Türklerin nasıl bir ülkeye sahip olmak istedikleridir. Milliyetçilik/ulusalcılık özünde defansif bir tutuma, gurursuzluğa dayanır. Gururlu insanlar milliyetçi/ulusalcı olmaz, gururlu insanlar dünyaya açık olur.'

Allan Bloom, Sidney Hook, Norman Podhoretz gibi eski solcu New York aydınları, 1980'lerde 'neo-liberalizmin'taraftarı oldular.

Neo-Conları sadece sivil olarak düşünürseniz yanılırsınız:

Sözü, Amerikan ordusundan Yarbay Patrick F. Gillis'e bırakalım:

'Tarihe baktığımızda, Türkiye'deki siyasal yapının, ordunun etkisini sınırlamada kifayetsiz ve isteksiz olduğunu görürüz. Ancak bu durum, 2003 yılı itibarıyla değişmeye başlamıştır. ABD-Türkiye ilişkileri, soğuk savaş yıllarının askeri ortaklığından, çok yönlü bir ortaklığa dönüşmelidir. Türkiye'nin ABD ile kalıcı ve geliştirilmiş bir stratejik ortaklık kurabilmesi için bütünüyle demokratik olması gerekmektedir.' (Mayıs 2004)

Bu söylemlerin Türkiye'de yaygınlık kazanmasının bir diğer nedeni de, İngiltere doğumlu 'Yeni-Sol'un ithalidir! Bu nedenlerle 'Anti-emperyalist Deniz Gezmiş solcu olamaz' diyebiliyorlar. Çevirdikleri öyle çünkü. Neyse, fazla kafa karıştırmayayım.

İşin özünde; Neo-Conlar, önce sosyalisttiler, sonra hümanist solcu oldular ve en son geldikleri yer, ulus devlete karşı anti-emperyalizme inanmayan, solcu liberallik!

New York aydınlarının yazdığını, söylediğini, Türkiye'deki solcu-liberaller bugün büyük bir öfke ve kinle dile getiriyorlar.

Kızgınlıkları biraz da, göbekten bağlandıkları neo-liberalizmin ve ABD'nin dünya üzerindeki hegemonyasının küresel kriz ile çökmesinin endişesinden kaynaklanıyor.

19 Ekim 2008 /
Soner YALÇIN

31.08.2008

NEDEN BABA

Yıl 2020, kızım 18, ben 47 yaşındayım...

Baba bizim bayrağımızda sizin zamanınızda Ay-yıldız varmış neden şimdi haç işareti ve anlamını bilmediğim renkler var?

2 arkadaş okulda tavan arasında eski bir atlas bulmuştuk, o atlasta gördük daha önce Edirne'den Kars'a kadar Türkiye toprağı imiş, şimdi neden o haritanın 1/5'ine Türkiye diyoruz?

Eskiden her mahallede 1–2 cami varken, şimdi neden her ilde bir cami var, dedem bahsetmişti daha önce ezan denen bir şey varmış, günde 5 defa camilerden okunurmuş şimdi bu çan sesleri ne baba?

Filistinlilerin zamanında topraklarını parça parça satarak İsrail'in kurulmasına sebep olduklarını hiç mi b! ir yerde okumadınız da, topraklarımızı sattırıp şimdi bu ufacık alana bizi hapsettiniz. Siz atalarınızdan böyle mi aldınız bu toprakları, emaneti böyle mi korudunuz. Günden güne topraklarımız satılırken siz uyuyor muydunuz baba?

Baba küçükken herkesin beni Ayşegül diye çağırdığını hatırlar gibiyim şimdi neden bana Angel diyorlar, beni kulağıma Angel ismini ezanla sen mi söyledin?

Bizim evin önünden tanklarla geçen Amerikan askerleri kim baba?
Her gün bize hakaret ederek ve sizi her gördükleri yerde coplayarak demokrasi! mi getirdiler baba? Bize okulda demokrasinin tanımını daha farklı öğretiler sanki.

Elime geçen gün bir kitap geçti baba, senin gençliğinden kalan. Biz Ankara' ya taşınmazdan önce memleketimizin ismi Gaziantep'miş ve 6317 şehit vererek 'Gazi' lik ünvanını kazanmış. Neden şimdi oraya kürdistan diyorlar baba. Baba hani sizlere kürtlerle Türkler! kardeştir demişler, peki kardeşlerim neden bizi öldürüp ülkemizde ayrı devlet kurdular.

Baba o kitapta Atatürk diye birinden de bahsetmişti. O her kimse 1933'te Bursa'da bir nutuk vermiş, ben şimdi bile ne kastettiğini anlayabiliyorken, sizin gençliğiniz bu kadar mı cahildi de o uyarıları dikkate almadınız.

Şimdiki kürdistan toprağında yer alan Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmişler ve sen o dönemde gençtin, hiç mi kanın donmadı baba. Neden hesap sormadınız bunları görmezden gelen yöneticilerinize?

O az önce bahsettiğim Atatürk size bir hitabe yazmış ve sizi hain yöneticilere ve uşaklara karşı uyarmış ve hitabenin sonunda da 'Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.'demiş. Baba kanınız o kadar bozuk mu ki ülkemizi bu hale getirenlerin yakasına yapışmadınız.!

Baba Türkiyeli ne demek, biz Türk çocuğu değil miyiz, soyumuz belli değil mi bizim, o kitapta okumuştum 'Ne mutlu Türküm diyene' yazıyordu. Peki, baba ben neden mutlu değilim. Türküm demek suçsa ve kötü bir şeyse siz eskiden neden söylerdiniz.

Baba biz Kurtuluş Savaşı denen bir şey yaşamışız, kitaba göre dünyanın gördüğü en şanlı savaşmış ve o savaşta 4 milyon şehit vermişiz. Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar şehit verdiniz.

Hiç mi kitap okumadınız, hiç mi sizi uyaran olmadı, hiç mi göremediniz ülkemizin peşkeş çekildiğini, eğer farkında olduysanız ve duygusuzca evinizde oturduysanız sizin o hainlerden ne farkınız kaldı. Allah'ın huzuruna hangi yüzle çıkacaksınız baba. 'Vatan sevgisi imandandır' diye bir hadis varken hadi diyelim ki Türklüğünüzden vazgeçtiniz bari İslam'ın emrine uysaydınız.

Senin eski cd'lerden dinledim baba, bizim de bir İstiklal Marşı'mız varmış, o marşı yanlızca körü körüne ezberlediniz mi? Atalarımız sizi her fırsatta uyarmış, demiş ki 'Ey Türk titre ve kendine dön.'Baba ne zaman titreyeceksiniz, Ankara'yı da kaybettikten sonra mı? Bundan 13 yıl önce titremediyseniz eğer artık hiç bir şey titretemez sizi.

Baba sen son bağımsız olan Türkiye Cumhuriyetini gördün.'Ya devlet başa, ya kuzgun leşe' diyebilecek bir Hasan Tahsin, bir Şehit Şahin, bir Sütçü İmam yok muydu aranızda? Yazıklar olsun baba sizin gençliğinize!

Bu günleri göreceğime hiç doğmasaydım baba. Türklüğünüzden utanmadınız hiç olmazsa insanlığınızdan utansaydınız baba. Bu vatan göz göre göre altınızdan kayarken hiç olmazsa ŞEREFİNİZLE ÖLEMEDİNİZ Mİ?

29.08.2008

7 KURSUNLA İSTİKLAL MARSI....


Kursunla İstiklal Marsı (Lütfen Sonuna Kadar Okuyun)
Hakan Evrenselin' in "Güneydoğudan Öyküler" kitabında bizlere ordan yaşanmış gerçek kesitler sunan belki yaşamasakta ordaymışız izlenimi veren bir askerin yazdığı kitaptan bir öykü.


7 Kursunla ISTIKLAL MARSI yazisini aynen iletiyorum.. Okudugumda hissettigim duygularin tarifi mumkun degil,
Sizinle paylasmak istedim.


7 KURSUNLA ISTIKLAL MARSI....

Güneydoğu'nun küçük bir ilçesinde görev yapan hakim, ilçe dışındaki lojmanından görünen karakolun bir gecesini söyle anlatir:

"Lojmanımızın balkonundan o karakol görünürdü. Yaklaşık bir aydır her istihbarat kaynağından karakolun basılacağı haberi geliyordu. Üstelik baskının şimdiye kadar yapılanlardan çok daha büyük olacağı söyleniyordu.
Yakın birliklerden timler getirildi, karakolun etrafına mayınlar döşendi, ağır silahlarla takviyeler yapıldı ve baskın beklenmeye başlandı. "En son gelen istihbaratta baskının saati ve baskına katılacak terörist sayısı bile veriliyordu. 22:10,.
Karakol o gün basılmadı."Bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem basladı. Balkonumuzdan izlediğim dehşet dolu manzarada, daire haline gelmiş teröristlerin, dairenin ortasına, gecenin karanlığında ateşleri parıldayan silahları ateşlediklerini görüyordum. Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladığı yerde oldugunu biliyorduk.
Tam anlamıyla çember içine almışlardı. Lojmandan ayrılıp doğruca jandarmanın binasına gittik. Karakolun merkezi, telsizle, sürekli
timlerden durumlarını bildirmelerini istiyor; dış emniyette bulunan timler de bu çağrılara cevap veriyor, havan ve uçaksavar ateşi istedikleri yerleri de tarif ediyorlardı.

"Bir süre sonra telsiz konuşmaları, timlerden birinin üzerine yoğunlaştı. Timden bir türlü cevap alınamıyordu. Üst üste, defalarca çağrı yapılıyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konusmaları takip eden askerler timden ümitlerini kesmislerdi. Ama bir yandan da çagrılar devam ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir ses duyuldu:
"Yaralılarım var, yaralılarımı alın." Tüylerimiz diken diken olmuştu. Hemen cevap verildi. "Tamam Suat 3, sakin olun, az sonra birlik çıkacak. "İlk yaralı haberi, bu saatlerdir aranan timden gelmişti. Tim komutanı konuşurken arkadan silah sesleri duyuluyordu.

Herkes bu sözler üzerine yorum yapıyordu. Telsizin başındaki tim komutanlarından biri, bu timde şehit olduğundan emindi. Merkezden tekrar çagrı yapıldı. "Suat 3 , irtibatı kesme. Sakin olun!" Cevapta bir değişiklik olmadı :

"Yaralılarım var. Kan kaybediyorlar. Yaralılarımı alın!" "Ve tam bir buçuk saat, beşer dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere aynen bu sözlerle sürdü : "Yaralılarımı alın" , "Sakin olun, geliyoruz. "Hepimiz o time kimsenin yardıma gidemeyeceğini çok iyi biliyorduk. Karakola düşen mermi sayısında azalma olmuyor, aksine, takviye alan teröristler baskının şiddetini gittikçe arttırıyorlardı. Kimsenin, değil karakolun dışına çıkmak, mevzi değiştirebilecek fırsatı dahi
olmadığı apaçıktı. "Bir süre sonra, Suat 3'ün telsizinden hırs dolu kelimelerini isşttik:

"Hemen gelip yaralılarımı almazsanız, karakola dönüp bölüğü tarayacağım. "Hepimiz şok olmuştuk. Hemen tabur komutanı devreye girdi. Hemen hemen aynı sözcüklerle tim komutanına sakin olma çağrısı yaptı. Ama ise yaramıyordu. Tim komutanı "Yaralılarımı alın!" dışında başka bir şey demiyordu. Tabur komutanının da telsizi bırakmasıyla,
bir saat kadar daha tim komutanindan ses çikmadi. Birer dakika arayla yapılan yoğun çağrılara cevap vermedi. Hepimiz tim komutanının da şehit oldugunu düşünüyorduk.

İçim burkuluyor, başım dönüyor, tanik olduğum bu anlardan nefret ediyordum.
Telsizin başına tim komutanınıi okuldan devre arkadaşı geldi. Son bir ümitle eline mikrofonu alıp, cevap beklemeden, telsizin kodlarını da kullanmadan, konuşmaya başladı: "Devrem ben Hüseyin. Geçmis olsun devrem. Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çıktı. Sana dogru geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?"
"Telsizin mandalını bırakıp beklemeye başladı. Hepimiz Motorola marka,duvara monteli telsiz cihazının hoparlör kısmına gözlerimizi dikmiş bekliyorduk. Ve konustu : "Devrem, bölük komutanı nerde?"
Hepimiz derin bir "Oh!" çektik. Telsizden, "İzinde devrem" yanıtı verildi. Suat 3 , artık tükenen bir sesle konuşmayı sürdürdü: "Ne olur yaralılarımı alin. Bende yaralıyım. "O ana kadar kendisinin de yaralı olduğunu söylememisşi. Hepimiz donup kalmıştık. Telsizin başındaki devre arkadaşı da bu sözü üzerine mikrofonu fırlattı ve odadan çıktı. Ben kapının hemen eşiğinde ayakta duruyor,duyduklarım ve gördüklerimle bir tarihe tanıklık ettiğimi düşünüyordum. "Ben de yaralıyım" dan sonra yine ses kesildi. Sabaha kadar hiç konuşmadı. Yüzlerce kez yapılan çagrılara cevap vermedi.

Artık onun şehit olduğuna ben de inanmıştim. "Gün ağarırken hepimiz yorgun düşmüş, telsizden yapılan "Suat 3, Konusan Suat, Cevap ver!" çagrısından bıkmış halde bir köşede yığılmışken, birden telsizin mandalına basıldığını fark ettik. Telsizden silah
sesleri geliyordu. Ve on, on beş saniye sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir İstiklal Marşı dinlemeye basladım. Mandala sürekli basıldığı için bütün telsizlerin konuşma imkanı durmuştu. "Çatışmanın altında yaralı bir tim komutanının, makamıyla söylediği İstiklal Marşı'nı dinliyordum. Gözlerim dolmuştu. O ana kadar duyduğum en
güzel İstiklal Marşı'ydı.

Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte sesi çatallastı. Kelimeler uzadı. Ama marşı söylemeyi bırakmadı. Bozuk bir ses tonuyla, kendini zorlayarak okumaya devam etti. Marşı bitirdiğinde, ben de bitmiştim.
Hemen orayi terk ettim."
Bir daha onun sesini hiç duymadım.
Toplam 22 şehidin verildiği o baskın gecesinde, vücuduna saplanmış 7 merminin acısıyla söylediği İstiklal Marşı'nı ruhuma işleten tim komutanının ölmediğine ise hala inanamıyorum."Hakimin anıları burada sona eriyor. İşte benim Türk subayından anladığım budur. Vücudunda yedi mermi oldugu halde makamı ile İstiklal Marşı söyleyen adamdır.

Okuyun Arkadaşlar ve bu VATAN için kanlarını akıtan Kahramanlarımızla övünün, gururlanın.

27.08.2008

MERHUMLARIN SON SÖZLERİ

- Lan olum Rus ruleti öyle mi oynanır dur da göstereyim.
- Teker teker gelin layn...
- Sevgilim, abin bizi böyle görse ne yapardı?
- Korkma, bu tünelden yıllardr tren geçmiyor...
- Abi çevremizde fazla polis yok, teslim olmayalım, kaçalım abi...
- Geeel, geeel, sağ yap gel.
- Abi çok seri bi araba bu yaaa...
- Demek piranha dedikleri şey bu. Hiho, bak Hulusi abi bıyıkları ile oynuyom bi şey olmuyo.
- O irmikleri neden aldın Nurhan, helva mı yapıcan? Niye?
- Burası Fener tribünü değil mi?
- Bah bah bah hala uzunlarla geliyo...
- Müjdemi isterim Turhan abi bi kızın daha oldu.
- Ordular ileri... Allah, allah, allah, allah...
- Kim bekler lan yeşilin yanmasını?!
- Bekle Cemşit abi ben bi dalıp çıkıcam.
- Hala karlı gösteriyor mu hanım?
- Elektrikçiye ne gerek var canım, ben hallederim.
- Gel abi burası boyu geçmiyo.
- Vakkas abi. Senin için öyle böyle diyorlar, doğru mu?
- Hihoha... Bak gelen şey köpekbalığına ne kadar da benziyor.
- Rasim abi, kafesin kapısı kapalı değil mi?
- Baba... Ben hamileyim.
- Yapma Satılmış abi, şeytan doldurur.
- Bu külüstür essahtan 200 yapıyor mu?
- Semra'cığım bak arabanın ibresi 200'ü gösteriyor.
- Ben öldükten sonra tablolarım çok para edecek Ayşegül..
- Boğaza gelip temiz hava almayı iyi akıl ettik... Çocuğum oynama şu arabanın el freniyle...
- Doktora neyim gerek yok. Beni üfürükçü Sabit hocaya götürün.
- Ohooo doktorun her dediğini yapsak açlıktan ölürüz birader. Hadi yeyin yeyin afiyet olsun...
- Ulan, biz bugüne kadar kaç bomba imha ettik be! İşimi bana mi öğretiyon, lavuk! Kes şu mavi teli!
- Sayın seyirciler! Simdi en büyük numaraya geldik. Aslanın ağzını açıp, başımı içine sokuyorum.
- Burası eskiden mayın tarlasıymış ama artık bi tane bile kalma...
- Havlayarak üzerimize geliyor, çünkü bu cinsler çok insan canlısıdır.
- Paraşütü en aşağıda ben açacağım.
- Komutanım, pimini çektikten sonra kaça kadar sayıcaktık?
- Olum bu mantarlar zehirli değil, bak ben nasıl yiyorum.
- Amma keskin virajmış yav!!
- Dikkat kaptanınız konuşuyor: Eşhedü en la ilahe illallah ... (Pilot Temel)
- Önüne baksana lan! Ne çarpıyon omzuma?
- Bu kadar korkma canım! Bu yılanların hepsinin zehirleri alınmış.
- Uçağın pervanesini görüyon mu? O kadar hızlı dönüyo ki sankim dönmüyomuş gibi.
- Kaplanlar da aynı kedi yavruları gibidir. Bak böyle gıdışından sevicen bak iyi bak...

26.08.2008

EŞDİNSEL - Oktay Yıldırım

Eşdinsellik, aslında yeni karşılaştığınız bir kavram olmakla beraber kıymetli okuyucu, içerik bakımından son derece aşina olduğunuz bir şey.

Eşdinseller her yerde, onlarla her an temas edebiliyorsunuz, televizyonlarda ve diğer basın organlarında sürekli yeni bir icraatları veya beyanları ile karşılaşıyorsunuz.

Eşdinsellik üzerine konuşmadan önce eş, eşlik, eşleme veya eşleştirme kavramları üzerinde konuşmak lazımdır.

Türk dil kurumu’nun internet sayfasındaki sözlükte;

Eş ; “birbirinin aynı olan veya birbirine çok benzeyen iki şeyden biri”.
Eşleşmek ; “biriyle eş olmak, eş tutmak ve çiftleşmek” .
Eşleme ; “ aralarında ortak çıkar bulunan devletler ilişkisi”.
Eş başkan ; “ bir kurul toplantı veya kongrenin başkanlığını yapanlardan her biri”
Eş tutmak ; “ talimde veya oyunda ikişer olmak için eş tutmak”
Eşleşme ; “eşleşmek işi”
Eşleştirmek; “ Eşleşmesini sağlamak” anlamları ile karşılaşırız.


Tüm aramalarımıza rağmen ve bu kadar hayatımızın içine girmiş olmasına rağmen “EŞDİNSELLİK” kelimesinin anlamı ile karşılaşamadık.

Bu anlamda, bu kavramı bir sohbet esnasında ortaya atan arkadaşıma buluşundan dolayı teşekkür etmek boynumuza borç oldu. Teşekkürler Salih!

Türkçemize, henüz karşılık bulamamış olsa da, hatta henüz eylem olarak var olmasına rağmen bir kelime ile adlandırılmamış olsa da, son derece gerekli bir kavramı kazandırdın ve biz de bunu anlamlandırmak için cebelleşmekteyiz.

Sana dilini eşek arısı soksun demeyeceğim değerli kardeşim, ama bu kelimeyi eylemsel olarak var edip konuşmamıza sebep olanlara tüm bildiklerimi söylüyorum, hiç endişen olmasın.

Diyalog inancı(!) müritlerinin( ya da diyalog dini mi demeliyim) başımıza musallat ettiği bir maraz bu.

Maraz diyorum çünkü biyolojik olarak türdeşi olanı, celp dönemlerinde askeri hastanelerin psikiyatri servislerinde tanık olduğum kadarıyla maraz muamelesi görmekteydi.

Çağdaşlaşmak adına sapkınlığı yaşam biçimi haline getirmiş bir kısım insan ziyanı dışında, dünyanın geri kalanının büyük bir bölümü de aynı şekilde düşünmektedir.

Avrupa ülkelerindeki sınır tanımaz sapkınlıkları özgürlükten sayanlar hiç şüphe yok ki büyük bölümün dışında kalan küçük bölüme dâhildirler.

Bir din bilimci olmamakla beraber; din kavramının, yaratıcı tarafından kendisinden önce gönderilen diğer dinleri hükümsüz kılmak ön koşulu ile insanlara tebliğ edildiğini bilmek için, din bilgini olmaya gerek olmadığını da bilmekteyiz.

Bu anlamda; son din insanlara tebliğ edildiğinde, diğerleri, en azından son dine inananlar nezdinde hükümsüz kabul edilir.

Diğer dinlere inananlar ise son dine inanları kabul etmezler ki kendi dinlerine inanmaya ve gereklerini inandıkları biçimde yerine getirmeye devam edebilsinler.

Aksi halde mutlak surette biri diğeri tarafından tekzip edilmiş sayılır.

Demek ki din kavramının teklik gibi bir özelliği var.

Tek olmak gibi bir iddiası var ki bu onun, yaratıcının sözleri olmasından kaynaklanan en önemli özelliğidir. Aksi durumda da yaratıcının kendi kendini tekzip etmesi anlamını taşıyacağından her anlamda mümkün değildir.

Şu halde var olan diğer dinler, en sonuncusu ile birlikte hükümsüz kılınmakta, bu durum inananlarını da mutlak olarak bağlamaktadır.

Günümüz toplumlarında var olan demokrasi anlayışının, kişilerin hak ve özgürlükleri bağlamında herkesin istediği biçimde yaşamasına ve istediği dine inanmasına cevaz veren hoşgörüsü, her dine mensup insanın bir arada yaşaması olanağını sağlamaktadır.

Ancak bu yaşayış her dine mensup insanın kendi inançları çerçevesinde ibadetini, kendi dininin kurallarına göre ve kendi dininin mabetlerinde yapması demektir.

Birliktelik sadece bir arada yaşamaktan ve aynı devletin kaidelerine uymaktan öte dinsel bir anlam taşımaz.

Bu devletler din devleti dahi olsalar, yani yaşam kuralları egemen dinin kuralları doğrultusunda belirlenmiş dahi olsa buna imkân vardır.

Bu birliktelik asla dini bir anlam taşımaz. Taşımaz, çünkü biri diğerini hükümsüz kılmıştır. Birine inandınız mı diğerini reddediyorsunuz demektir. Ve bu tamamen sizinle inancınız arasındadır.


İşte yazıya konu olan eşleşmek bu noktada başlar.

Bir grup neye inanacağını maksatlı olarak şaşırmış insanın yaptığı gibi, kiliseye gidip kuran ayetleri okur veya namaz kılar, imama İncil okutarak cenaze gömdürürseniz, ortaya bir eşleşme çıkar.

Dinsel olan bir şey, başka bir dine ait olan başka bir şey ile eşleştirilmiş olur ve biz buna, ayrıntısını aşağıda göreceğiniz gibi “EŞDİNSELLİK” deriz.


Bu noktada; tıpkı bu kelimenin biyolojik esaslı türdeşi gibi, bilimsel anlamda sapkınlık olarak kabul edilmesine rağmen, gayri ahlaki ve sözde meşruiyeti, varlığını öyle veya böyle devam ettirmesinden kaynaklanan başka bir din çıkar ortaya.

İster kabul görsün ister görmesin. Vardır ve gerekleri uygulanmaktadır. Gerekleri diğer dinlerde olduğu gibi ilahi bir kitapta yazmaz.

İnananları tarafından neredeyse ilahlaştırılmış şefleri tarafından belirlenir.

Saçlar onun gibi kesilir, bıyıklar onunki gibi traş edilir, kıyafetler onunkine benzetilir, o nasıl yaşıyorsa öyle yaşanılır. Bu arada şef, tüm bu yaşam alışkanlıklarını bir kitapta toplamışsa veya şefin müritlerinden biri yalakalık olsun diye bunu yapmışsa, işte bir kitapları da olmuştur artık.

Adına diyalog denen ve neredeyse bir inanç sistemine dönüşen bu akımın veya dinin veya siyasi görüşün veya her ne karın ağrısıysa onun ortaya çıkardığı bir kavramdır Eşdinsellik.

Eşdinsel için ibadeti nasıl değiştirdiği önemli değildir.

Nerede yaptığı önemli değildir.

Kimlerle beraber yaptığı önemli değildir.

Sözüm ona niyeti önemlidir. Kilisede mum yakarken iki rekât da namaz eda edebilir derin bir huşu içinde.

Keşişlerle el ele inanç turizmi yapabilir. Hatta tüm dinlerin kutsal kitaplarını bir kitapta toplayarak kendince bir kutsal kitap yazabilir ve buna inanabilir.

Eşdinsel için kendi hoşgörü sınırları dışında sınır yoktur.


Dinin bir ideoloji haline getirildiği noktada ki bu eylem, kişinin hür iradesi ile olmayıp hâkim bir gücün etkisi ile oluştuğunda cevaplarla birlikte ortaya bir takım sorunlar da çıkar.

İçinden geldiğiniz toplumun genel yaşam kuralları ile etkisinde olduğunuz hâkim gücün amaçlarının çatıştığı noktada, ortaya çıkan cevapları gizleyebilmenin ve uyumsuzluğu gidermenin en etkili yolu, vicdan sömürüsü yaparak salya sümük ağlamak olsa gerektir.

Hoşgörü ideolojisi de denebilen bu durum aslında kendi içindeki çelişkilerden dolayı soyut bir psikozdan kaynaklanmış olarak kabul edilebilir.


Bu noktada; TDK sözlüğünde Psikoz;

1. Türlü sebeplerle kişiliğin bütünlük ve uyum gücünü geniş ölçüde yıkan ruhsal bozukluk.


Olarak tanımlanmaktadır.

Kelimenin biyolojik türdeşini, tam olarak oturmamış olan kişiliğin, bir takım dışsal sebeplerle bütünlüğünün bozulması ve etkilenilen şeylerin etkisine girerek bir öykünme durumunun ortaya çıkması olarak da açıklayabiliriz.

Kişi aslında biyolojik olarak bir cinse mensup olmakla beraber, kişiliğinde meydana gelen travmaların yol açtığı kişilik bölünmeleri ve bazı harici nedenlerle, diğer cinse öykünür ve ortaya çıkan travma bir takım yapısal değişikliklerin, çirkin, gayri ahlaki, sağlıksız ve gayri tabii dahi olsa gerçekleşmesine, gerçekleştirilmesine neden olur.

İşte bu sayede biz sakal traşı olan, pisuvara işeyen, doğal yaşam ortamlarındaki davranışları her ne kadar erkeksi de olsa, dışarıda makyaj yapan, kırıtarak yürümeye çalışan, sözde kadınlarla(?) karşılaşırız.

Bu aslında son derece gayri tabii bir durum olmakla beraber, toplumsal hoş görü denen şey

( ki bu toplumun genelini kaplamamakla beraber, bazı sözde aydınların hoşgörüsüdür ama ne yazık ki kamuoyu üzerinde ciddi yönlendirici etkiye sahiptir)

bu durumu eleştirmeyi eleştirir ve hatta eleştirenleri çağdışı olmakla suçlar.

Bu durumda; çağdaş olmanın gereğinin “o biçim”( biçimin ne olduğunu anlamayan yoktur herhalde) olmak olduğu gibi bir durumun ortaya çıkmasının mantıken bir engeli kalmamakla beraber, aynı hoş görü size de doğal halinizle yaşamanızın normal olduğunu salık verir.

Bu durumda dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak adına, toplumsal yaşamınızdaki anormallikleri eleştirmek yerine, kendi normalliğinizi kurtarmış olmanın rahatlığı ile bu zavallılığı görmezden gelir hatta kanıksarsınız.

Havlayan bir kediyi, miyavlayan bir köpeği, kükreyen bir fareyi yadırgar şaşırırsınız ama bu durumu kanıksarsınız. Bir anlamda ortada biraz riya bile vardır.

Çünkü işin aslını siz de biliyorsunuzdur ama toplumdaki sözüm ona entelektüel elitin hışmından korunmak adına, “ben kendimi hep o biçimde hissettim” türünden serzenişlere, normalmiş gibi yaklaşırsınız.


İşte yukarıda bahsettiğimiz Eşdinsellik kavramına da bu noktadan bakmak gerekir.

Ancak bir ve çok önemli bir farkla, o fark şudur ki; toplumlar üzerinde yaratılan bu etkilenmenin sebebi, tamamen stratejik ve askeri amaçlı coğrafi yayılmacılığa, yardım ve yataklık etmek gayesi ile özel olarak tasarlanan bir toplum mühendisliği çalışması olmasıdır.

Bu da tıpkı biyolojik türdeşi gibi Atlantik ötesinden gelir. Özel laboratuarlarda, özel amaçlarla mutasyona uğratılan ve dini öğelere dayanan ideolojilerin, yine özel olarak bu konuda uzmanlaşmış kişiler tarafından topluma enjekte edilmesidir.


Bu enjeksiyon sırasında ise herkesin sahip olduğu ama yeterli bilgisi olmadığı dini hassasiyetler kullanılır. Bu enjeksiyon en çok, tam olarak ideolojik kimliğini bulamamış kişiler üzerinde yaratılan etkiler sayesinde başarıya ulaşır ve bir virüs gibi yayılabilir.

Çünkü yayılma sürecinde işin enjeksiyon kısmı yerine bireylerin birbirlerinden etkilenme temayülleri önem kazanır, tıpkı bulaşıcı bir hastalık gibi.

Ne kendi dinini, ne de kendi dininden önceki dinleri çok iyi bilmeyenler, kendi dinlerinin neden geldiğini, din olgusunun insan yaşamına etki ve katkılarını değerlendiremeyenler, içine düşürüldükleri ideoloji psikozunun kaçınılmaz sonuna yani eşdinselliğe sürüklenirler.

Artık anormallerin normallik sınırı içinde olması yadırganmaz.

Artık inandığınız dinin ön koşulu olan, bir önceki dine ait hükümlerin insanlar tarafından bozulmasından dolayı sizin dininizin yaratıcı tarafından gönderildiği gerçeği önemsenmez.

Diyalog yolu ile her sorun çözülebilir artık.

Bir yandan Tanrısal bir olguya inanır, diğer yandan bu Tanrısal olguyu insani çabalarla geliştirebileceğinizi, sorunları kendi ürettiğiniz alternatiflerle çözebileceğinizi düşünürsünüz.

Bir anlamda Tanrısal bir görev üstlenirsiniz, hatta kendinizi Tanrı yerine koyarsınız ama farkında değilsinizdir.


Sizin inandığınız Peygambere “Şeytan” derler ama siz onlarla diyalog kurmaya devam edersiniz.

İnandığınız din terör dini olarak tanıtılır ama siz diyalog ve hoş görü çalışmalarına devam edersiniz.

Aslında din adına yaptıkları şey, planlı siyasi hedeflerini ele geçirmelerini sağlayacak olan çeşitli operasyonlar için uygun zemini yaratmaktır ama siz bu durumu bile, kişilere kondurduğunuz ermişlik kimliğinin karanlık gölgesinde saklarsınız.

Kendi gözlerinize, kendi aklınıza ihanet edersiniz ama farkında değilsinizdir.

Hoş, bazıları için aklına ihanet durumu söz konusu değildir, çünkü bir mutlak butlan hali söz konusudur, yani yokluk hali, yani olmayan bir şeye ihanet edilemeyeceği için ihanet edilmiş sayılmaz.

Bu sırada siz farkında bile olmadan ama müsebbipleri son derece bilinçli olarak, bir ruhban sınıfı oluşturulur.

“Abi” sıfatı bu sınıfın jargonda bilinen adıdır.

Abiler belirleyicidir, doğrular veya yanlışlar onlara sorulur, onlar da hiyerarşik olarak kendi üzerlerinde bulunan ağabeylerine sorarlar ve yukarıdaki irade doğruyu veya yanlışı belirlemiş olur.

Siz bunlara uyarsınız.

Örneğin; iki gün önce kendi memleketinde, inandığınız dine hakaret eden bir keşişi çiçeklerle karşılamaya gitmekten hiç yüksünmezsiniz abiler gittiği için.

Veya Aya Yorgi kilisesine giderek dua edip dilekleriniz için mum yakar ve papaz efendiden keramet beklersiniz Müslüman olduğunuz halde.


Hülasa aslında bir dine mensup ve o dinin gereklerini yerine getirmekle mükellef olduğunuz halde, bir başka dini, inandığınız din elvermese de kabullenir ve hatta bazı gereklerini de yerine getirirsiniz.

Bu durum inandığınız dinin dışında birden fazla dini de kapsayabilir.

Ortaya çıkan bu dinler yumağından kendinize göre bir sentez bile oluşturabilirsiniz isterseniz ki sizi temin ederim son derece çarpıcı örnekleri var bu durumun. Tektanrılılık iddiasında olmakla beraber, aslında çoktanrılı bir inanç sistemi inşa etmişsinizdir.

Bu anlamda aynı tanrıya inanıyoruz demeniz bile kendi dininizden çıkmak anlamı taşır ama siz onu da dersiniz.

Çoktanrılılığı yani, inandığınız dinden önceki dinlerin tanrı inanç ve tasvirlerindeki değişimi kabul etmediğiniz için veya hala aynı yaratıcıya inanıyoruz dediğiniz için, üstelik çoktanrılıların dürüstlüğüne leke sürmemek için( en azından delikanlı gibi kaç tanrıları olduğunu söylüyorlardı, biraz Kasımpaşa ağzı oldu ama idare edin) biz bu durumu EŞDİNSELLİK olarak adlandırdık.

Aslında bu tanımlamanın bizden önce sosyologlar ve psikiyatristler tarafından bulunması gerekirdi ama bu hediyeyi bilim dünyasına biz vermiş oluyoruz. Telif ve hatta teşekkür bile istemiyoruz üstelik.


Bu yaşam ve inanış biçimine dair örnekleri çoğaltmak mümkün, görüldüğü üzere EŞDİNSELLİK ne yazık ki hayatımızın marazi bir gerçeği ve tedavi edilmesi gittikçe daha zor bir hale geliyor.

Başlı başına bir din olma yolunda ilerliyor zira.

Eşdinsellik olarak adlandırdığımız bu duruma sebep olan psikoz ise yaratılan bu yeni din kapsamında bir maraz değil de çağdaşlık olarak başkalaştırılıp öyle çıkarılıyor karşımıza.

Bahaîlerden kalma; tüm dünyada tek din, tek dil, tek devlet, tek millet ütopyası ise –ki artık ütopya olduğunu iddia edemeyiz- hedefine doğru hızla ilerlemekte bu sırada.

Şimdi bu eşdinsellere sorsak; “siz Bahaî misiniz?” diye.

"Hayır değilim" derler.

Sorsak;

“siz Hıristiyan mısınız?”

diye.

"Hayır değiliz" derler.
Sorsak

“siz eşdinsel misiniz?”

diye.

"O ne ola ki"

derler.

E siz nesiniz desek,

" Müslüman’ız" derler ama ona da biz inanmayız.

Biz de tuttuk Eşdinsel dedik, fena mı ettik yani?

Böylece yaşam biçimlerini tanımlayan bir isimleri oldu.

Adını biz verdik yaşını Tanrı versin demeyeceğim, adlarını verdiğim güne lanet okuyorum zira.

“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”

OKTAY YILDIRIM
12.09.2007

IRAK YAKINA GELDİ, BAKAKÖRLER GÖRSÜN DİYE? - Oktay Yıldırım

“Irak, Irak kalır, yakından başlayalım” başlıklı yazımızı ve “ Ve Sözün Bittiği Yer” başlıklı yazımızı hatırlayan dikkatli okuyucuya selam olsun. Bakar körlere de selam olsun. Selamı görürler mi bilmem ama verdik işte, adı üstünde bakar kör.

Bir de işine geleni görme konusu var ki o hepsinden farklı bir konu. Şemdinli provakasyonu yaşandığı zamanlar, mal bulmuş mağribi gibi buldukları her mikrofon ve kamerayı ganimet kabul edip, salya sümük böğüren zevattan bahsediyorum. Neredesiniz?

Yoksa çapınızı aşar mı bu konu, ağalarınız sufle mi vermedi?

Ankara’da, Ulus meydanında, ulusa karşı, Türk ulusuna karşı bir saldırı yapıldı. Yenileri ve belki daha fazla zarara yol açanları yapılacak. Yeni bombalar patlayacak memleketin kalbinde. Belki yeni cinayetler işlenecek ve suikastlar yapılacak yeni kaoslar için. .”Yeni operasyonlar, döviz krizi ve baskı seçim Başlıklı yazımızı hatırlayan dikkatli okuyucuya da selam olsun.

Kaostan doğan düzenin kendisinin ve Tanrı’nın hakkı olduğuna inananlar, kendi düzenlerini çıkaracakları yeni kaosları yaratmaya devam edecekler. Kaos düzen içinde yaşandığı için kolaylıkla anlaşılamamakta ve kaos şartlarına alışılmaktadır.

Bir ülke düşünün ki başkentinin göbeğinde bomba patlar, 79 kişi yaralanır, 6 kişi ölür ama hala borsa yükselir, döviz düşer. Sadece küçük bir azınlık için iyi, toplumun geneli için kötü olan ekonomik şartlar, kâğıt üzerinde iyi görünmeye devam eder.

Söz patlamadan açılmışken daha geniş bir çerçeveye yaymadan ana hatları ile patlamayı incelemek gerekirse eğer, ilk göze çarpan tarafların birbirlerine verdiği mesajlar olmalıdır. İlk olarak patlamanın yeri, tarzı ve yaralanan kişilerin Pakistanlı oluşu, ve bu yaralıların doğrudan GATA’ya kaldırılması, Behiç Gürcihan’ın 23-05- 2007 tarihinde Açık İstihbarat sitesindeki köşesinde dile getirdiği analizin, kesinlikle göz ardı edilmemesi gerektiğini gösterirken, konunun bir diğer boyutunun da artık yılan hikayesine dönen Türkiye’nin muhtemel Kuzey Irak operasyonu ile ilgili olduğu gün ışığı gibi ortadadır.

Yeni güney komşumuz tarihe geçecek bir yalanlar dizisini bahane ederek Irak’ı, kendisi ile olan tarihi ve stratejik ortaklığımızdan(?) dolayı bize yakın ettiğinden ve artık bizim sadece stratejik ortağımız(?) değil, aynı zamanda güney komşumuz olduğundan bu yana, meşru ve sabık olmakla beraber, yaptığı anlaşmalar uluslar arası hukuk nezdinde hala geçerli olan Irak hükümeti ile terörle mücadele için yapmış olduğumuz sıcak takip anlaşması gereği, en doğal hakkımız olan ve kimseden izin almadan yapabileceğimiz ve bu güne kadar defalarca yaptığımız, ancak bu günlerde yılan hikayesine dönen sınır ötesi harekat.

Hep yaptığımız şey yani.

Hep yapabileceğimiz şey yani.

Şu ana kadar, stratejik müttefikimiz ile aramız bozulur diye yapamıyorduk. Ne ciheti askeriye ve ne de hükümet bu güne kadar bu konuda net bir tavır sergilememişti. Biz tavır sergilemedikçe şom ağızlı aşiret reislerinin tehdit ve tahrikleri cürümlerinden beklenmeyecek bir şekilde arttı, aynı zamanda da eş güdümlü olarak bölücü örgütün eylemleri ve cinayetleri de arttı.

Bir taraftan “biz buradayken buraya giremezsin” mesajı sözde stratejik ortağımız tarafından bize iletilirken diğer taraftan kamu oyu nezdinde her gün gelen şehitler yüzünden “mutlaka operasyon yapılmalı, bu kan durdurulmalı” izlenimi oluşturuldu.

Kandil dağı neredeyse terörün kaynağı olarak lanse edildi ve oraya gitmenin bu katillere haddini bildirmenin tek yolu olduğu kanısı yaratıldı.

Bir taraftan kan akıyor diğer taraftan kanı akıtanlar tahrik ediyor, Irak’taki kan deryasının tek sorumlusu ABD ise “izin vermeyiz” türünden beyanatlara devam ediyordu.

Gerçek sorunumuzun terör olmadığı, gerçek düşmanımızın yol bilmez aşiret ağaları olmadığı kamuoyunun zihnine kazınmaya başladığı noktada Ankara’daki saldırı yaşandı.

Aylardan beri gündemimizi işgal eden Irak yakına, hatta başkentimize kadar geldi, getirildi. Tıpkı sözüm ona Usame bin Laden’in uçaklarıyla ABD’nin göbeğine geldiği, getirildiği gibi.

Bombalamanın hemen arkasından kamuoyu vicdanını kaşıyan açıklamalar ve savaş çığırtkanlıkları geldi, “Irak’a, Irak’a, Irak’a”.

Ne kadar milli oldukları malum bazı üniversitelerin bünyesindeki mükemmeliyet merkezlerinin, sahipleri adına mükemmel sözcülük yapan sözüm ona başkanları, kafasının üzerinden tek mermi geçmemiş, sözüm ona terör uzmanları savaş çığırtkanlıkları yapmaya başladılar.

Çitlisi, çitsizi, eli değnekli strateji uzmanları, adına anchorman dedikleri gösteri haberciliği yıldızları bir ağızdan aynı şarkıyı söylemeye başladılar.

Ancak bu arada daha önce Türkiye’nin muhtemel bir Irak operasyonuna karşı neredeyse tehdit boyutuna varan açıklamalar yapan ABD’li yetkililer, bir anda Türkiye’nin Kerkük ve terör meselesi ile ilgili hassasiyetlerini anladıklarını belirten, bıyık altından “haydi girin Irak’a” türünden açıklamalar yapmaya başladılar.

Müzik notası türünden seviyesiz bir diplomasi tarzı ile varlık beyanını duymaya alıştığımız hükümet ise “askerden talep gelirse gireriz” cinsinden sorumluluk savuşturucu hamlelerini, daha birkaç gün öncesindeki “ordu başbakana bağlıdır” açıklamalarının meydan okuyan havasını unutarak veya “dün dündü bu gün bu gündür” anlayışı ile yapmaktadır.

Çelişkilerle dolu ve sürekli kendi kendini tekzip eder mahiyetteki bu açıklamalara rağmen Genel kurmay başkanı ve tüm kuvvet komutanları resti gördükleri anlamına gelecek şekilde ve bunun askeri bir tehdit olduğunu bildikleri mesajı verildiği yorumuna uyacak bir şekilde olay yerindeydiler.

Genel kurmay başkanı her ne kadar tehdidin organize bir terör örgütü işi olduğunu söylese de, hedefin kendisi olduğu konusundaki söylentilerle ilgili soruya ise son derece manidar bir şekilde;

“TERÖRİST BANA ÖYLE BİR ŞEY DEMEDİ”

cevabını vererek, “saldırının arksındaki güçlere bakmak lazım başka bir şey söylemiyorum” şeklindeki cümlesinde vurguladığı “arkasındakileri” bildiğini mi işaret etmişti acaba.

Neler de söylüyorum ben böyle?

Koskoca Genel Kurmay başkanı, elbette bilecekti bunları o halde ne demekti bu? Böyle bir durumda bir Genel Kurmay başkanının anlamsız konuşması veya şaka yapması mümkün değildir, dolayısıyla bazı ezberler mi bozulmaktadır?

Bazı eski sözde dostlara mesajlar mı verilmektedir?

Görünen o ki ( daha doğrusu benim görmek istediğim, benim Türk Genelkurmay başkanının görmesini beklediğim şeylere dair görmek istediğim) Büyükanıt paşa, kandilin nerede söndürülmesi gerektiğini bilmekte(mi)dir.

Bu noktada “Ve Sözün Bittiği Yer” başlıklı yazımızda yazdığımız, kandilinin söndürülmesi gereken yerler bir takım boncukluların kurduğu tezgâhlar yıkılmalıdır.

Operasyon Türkiye içinde başlamalıdır.

Eğer tüm bu olanlardan ve beklediklerimizden sonra hala Kandil türküsü çağırılmaya ve bu yönde kamuoyu oluşturulmaya devam edilirse, kendi sınırlarımız içinden bu adamların boğazlarına giden suyu ve ekmeği kesmek için de birilerinden izin almamız gerektiğini düşüneceğim.

Büyükanıt paşa büyük şehirlerde buna benzer eylemler olabileceğini, M. Ali Şahin’in

“büyük şehirlerde bu olaydan dolayı acaba yenileriyle karşılaşır mıyız diye bir endişeye vatandaşlarımız kapılmasınlar”

açıklamasına rağmen özellikle mi yapmıştı? Devletin üst düzey iki ağzından çıkan bu yorun farkının ve çelişmenin sebebi nedir?.

Yoksa birilerinin Türk ordusunun Irak’a girmesi ile ilgili bir hesabı mı vardı, gizli bir anlaşma mı vardı ve Genel Kurmay başkanının tavrı bu hesaba karşı duruşunun ilanı mıydı?

Haydi paşam, haydi komutanım, yeter artık güdülüp yönetildiğimiz.

Üzme bizi burnumuzun dibindeki kandilleri bırakıp Iraklarda kandil arayarak.
Irak yakına geldi paşam.

Bakar körler görmez, sen görürsün paşam.

Irak içimizde, içimiz Irak’a dönmeden, içimizi yakmadan söndürün bu hain ellerin taşıdığı kandilleri.

Kapatın Habur’u, Ovaköy’ü açın. Nusaybin’in, Öncüpınar’ın, Akçakale’nin kapasitelerini arttırın. Vermeyin elektriklerini, bana verilenin yarı fiyatına.

Her TSK mensubu OYAK’a üyedir. Bir sürü gazi ve şehit vardır bu üyelerin içinde. Her ay düzenli olarak aidat öder OYAK üyesi. O aidatları adı lazım değil bir kukla devleti inşa etmek için kullanıyorsa eğer OYAK’a bağlı bazı şirketler, buna engel olun. Bizim paramıza kanımız bulaşmıştır, sermeyin, serdirmeyin Barzani’nin inine yapılan yollara.

Bu saldırıya verdiğiniz cevap son derece güzel başladı, aynı ciddiyet ve kararlılıkla devam etsin paşam.

Iraklara gitmeye gerek yok. Irak yakındadır.

Önce buradaki kandilleri söndürüp, dizliye diz çöktürün, başlıya baş eğdirin sonra değil Kerkük’e, Selanik’e hatta Fizan’a bile gideriz paşam.

Gider yarım kalmış tüm hesapları kapatırız ama arkamızdan vurmasınlar bizi paşam, ölümü gösterip sıtmaya razı etmesinler bizi.

Biz bunları yaparsak burada, orada şad olacak Türkmen’in şehidi ve kınla halel gelmeyecek bir daha inanın paşam.

İnanın ki buradaki kandiller söndüğü vakit, gün doğmuş olacak yol da aydınlanmış olacak.



“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”

30- 05–2007

TOPRAK MEHMET' E SUSAMIŞSA MEHMET' TE TOPRAĞA SUSAR ELBET - Oktay Yıldırım


Henüz on beş yaşında bir çocukken, yaşıtlarımdan farklı olarak üniformalı bir çocukken, bayrağın ve bayrağın üzerinde duran makineli tüfeğin üzerine elimi koyup, vatan ve vazife uğrunda canımı vereceğime dair namus ve şerefim üzerine yemin ettiğim o gün duyduğum heyecanı, iç titremesini ve dağlarda her toprağa düşen arkadaşımın arkasından, ettiğim yeminlerin sarsılmaz inancını, vatan aşkını, şehit arkadaşımın yüreğimde bıraktığı derin acıyı, dostluğu, sadakati, onuru ve ne varsa bunca yıl yaşadığım, her birini yeniden ve aynı kuvvette yaşadım Toprağın Mehmet’e susadığı anı okuyunca.

Yeniden duydum; kafamın üzerinden geçen roket mermilerinin kulağımdaki aşinalığı hiç kaybolmayan seslerini, yeniden şakladı sağımda solumda mermiler, mermiler, düşmanın hainin keleşiyle atıp tutturamadığı ama Abdullah Ağar’ın namlu gibi kaleminden çıkarak kalbime saplanan, toprağa düşen her kardeşimin açtığı o yarayı yeniden kanatan kelimeden mermiler.

Taş olsa delecek, duvar olsa yıkacak kadar güçlü, sağır olsa duyuracak, kör olsa gördürecek kadar mahir kelimeler.

Kitabı okumadan önce bana;

“Elif’in hikâyesinde kendinden çok şey bulacaksın”

demişti.

Doğruydu.

İLK BEŞ DAKİKA VE BİR ÖMÜR başlıklı yazıyı yazdığımda bana, mayına basan bir arkadaşım;

“bunu nasıl yazdın, tıpkı mayına basmış gibi”

demişti. Basmıştım.

Mayına basan her arkadaşımla beraber ben de basmıştım, her vurulanla vurulmuştum. Abdullah Ağar gibi.

Okuyun, Orhun kitabelerini okuyun.
Dedem korkut destanlarını, sonra Nutuk’u okuyun ve devam edin Türk’ün destanını okumaya, toprağın susadığı Mehmet’lerin, destansı öyküleriyle Abdullah Ağar’ın kaleminden.

Görün, bir kalem nasıl 7,62’lik bir namlu gibi yollar kalplere kelimeden mermileri.

Görün nasıl birer mermiye dönüşür kelimeler, yaşayan ve sadece yaşadığını yazan ellerde.

Nasıl yaralandığımızı, nasıl kahpece arkadan vurulduğumuzu, acıyan, kanayan yerlerimizi, tüm acıya rağmen dik duruşumuzu, acıyan yerimize doğru bükülmeyişimizi, kaldıysa okuyan yüreklerde biraz insanlık, adamlık, erdem ve onur, acıtarak, kanatarak, yok sayanların suratlarına çarparak anlatmış, eski ve daha da eskiyecek, eskidikçe büyüyecek bir destan gibi.

Seçilen kelimelerin büyüsü ve anlatımın gücüyle yaşayacaksınız yaşanan her şeyi. Biraz eksik kalacak belki, kan kokmayacak elleriniz. Canınız acımayacak düşerken dizinizi parçalayan kaya yüzünden, ama yaşaracak mutlaka gözleriniz, yüreğiniz hızlı hızlı çarpacak, ürpereceksiniz eğer kaldıysa içinizde gündelik parasal mücadelelerden artan bir parça yürek.

Nasıl olup ta bir yazarın olayları bu kadar iyi anlatabildiğini açıklayayım size; hayal daima biraz eksik kalır. Hayal gücünün tahayyül edemeyeceği şeyler yaşanmıştır çünkü. Çünkü yaşadıklarını yazmıştır Abdullah Ağar.

Yüzlerce yıl evvel Vey nehri kıyısında Yüzbaşı Yağmur’un kafasına vurulan kılıcın yarası hala durur şakağında Abdullah Ağar’ın.

Hala omuzunda durur, merdiveni dayayıp ok ve taş yağmuru altında tırmanırken surlarına İstanbul’un, aldığı o derin ok yarası.

Hala ağrır durur Anafartalar’da Mustafa kemal’in göğsüne saplanan şarapneli durduran saatin, kaburgası üzerinde açtığı iz.

Ayaklarından birisini beşparmak dağlarında bıraktı, sabah vakti semadan süzülen yiğit Türk komandoları ile beraber, Kıbrıs’ın ve Kıbrıslı soydaşının namusunu korumaya vatanı yaşatmaya çalışırken.

Diğer ayağını, Harigünü tepe’de veya Tahtereş kayalıklarında yahut da Cebrail kapısında bıraktı kahpe ellerin döşediği İtalyan malı mayınlar yüzünden.

Cebrail kapısını, adına yaraştığı şekilde Nuh peygamber tepesine geçit veren ak pak bir kapı yapmaya çalışırken, masumları korurken, yakılan köylerin yangınını kendi yüreğindekine aldırmadan elleriyle söndürmeye çalışırken.

Ve yarın ve beş yıl sonra ve hatta onlarca yıl sonra bile yaratan ömür verirse eğer, sırtından, kalbinden vurulmaya, mayına basmaya, başıbozuk bir RPG şarapnelini bağrında, bağrını ise Mehmetçiğe susayan Türk topraklarında saklamaya devam edecek.

Düşen her Mehmet’e beraber, düşen her Mehmet’in akan kanıyla beraber kanı akmaya devam edecek. Her düşenle beraber düşüp, her yaralananla yaralanacağız biz, tıpkı bizden biri olan Abdullah Ağar gibi.

Türk’ün toprağındaki ihanet yaşadıkça, biz ölmeye ve yaratan kolumuza derman verdikçe ihanetin boğazını sıkmaya devam edeceğiz silah arkadaşlarımızla beraber, yüreklerimizde, beynimizin kıvrımlarında. Kalbimiz, her atışında onlarla beraber attığı ve atacağı için bu kadar doğru ve etkili yazabiliriz.

İşte tüm bunlar yüzünden bu kadar keskin ve bu kadar etkilidir Abdullah Ağar’ın kalemi.

Onun için mermiye dönüşür kelimeler ve onun için bir namlu gibi kaleminin yatağına sürer kelimeleri, bitmeyen ve bitmeyecek bir şarjör gibi zihninden, ata mirası yüreğinden.

Değil mi ki ataları, yüreklerindeki imanı bir süngü gibi tüfeklerine takıp savaşmışlardı, değil mi ki Ali astsubayı aynı iman ve aynı yürekti şahadete taşıyan.

Değil mi ki Allah’ın Mehmetleri koruduğu anı yaşayan bizlerdik ve hep bizler olacaktık.

Bizimdi bu şeref, bizdik hep Selenge boylarını kanımızla kızıla boyayan, Malazgirt ovasında zırhlarının altına kefenlerini giyip beş misli düşmana karşı koyan,
bizdik İstanbul surlarından hakka uçan,
bizdik Anafartalar’da,
Conkbayırın’da,
Seddülbahir’de,
Sakarya’da ve Kıbrıs semalarında vatan aşkıyla Tanrı muştusu ölüme koşan, bizdik bu ölümü muştusuna sebep ölümsüzlük sayarak, sonsuzlukta atalarıyla saf tutan.

Elbet yazacaktık tıpkı öldüğümüz gibi inanç ve onurla.
Elbet yazacaktı Abdullah Ağar o ölümlerin kazandırdığı onuru, aynı güç ve aynı etkiyle.

Bu güne kadar hiç yapılmamış bir yöntemle, kitabın bazı bölümlerini kitapla beraber verilen CD’lere okuyanlar, okudukları metnin vurgusu olduğu için değil, bir yürekleri olduğu için gerçekten ağlıyordu, Ali’nin şahadetini okurken.

Ali’yi vuran merminin yarasını kendi yüreklerinde taşıdıkları içindi bu.

Bu tarihi yapanlardan biri olarak, bu tarihi yapanlara ihanet edercesine yazanlara inat, yazacaktı elbet bu tarihi yeniden yaparcasına.

Babalar gibi satanlara, ağızlarından değil “kelle”lerinden konuşanlara, başpapazın eteğini öpen sözde dindarlara, Türk’e hakareti yazı tekniği haline getirip aldıkları ödüllerle utanmadan övünen sözde yazarlara inat yazacaktı elbet.

Yazacaktık elbet.

Bu tarihin deri koltuklardan göründüğü gibi, televizyon ekranlarında, yanlı gazete sayfalarında anlatıldığı gibi olmadığını anlatabilmek ve tarihe gerçek olanı not düşebilmek için yazacaktık.

Ve yazdı Abdullah Ağar.

Devamını yazdı Manas ve Orhun yazıtlarından gelip Nutuk’ta devam eden ama bitmeyen, dünya döndükçe bitmeyecek olan bu yazıtın, eskiyecek sayfalarından birine Türk askerini.

Silah arkadaşım, yol arkadaşım, alnın ak, yüreğin pak, bileğin kavi olsun.

Biz, silah arkadaşların yani, bir zamanlar emrettiklerin ve aynı ilahi ve tarihi emirle vatan savundukların, seninle gurur duyduk.

Emin ol ki Ali astsubay, Salman Astsubay ve Pilo Teğmen de gurur duydu. Ruhları şad oldu.


“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”

17–05–2007

VE VATANDI YAŞATMAYA ÇALIŞTIĞIMIZ - Oktay Yıldırım


Daima bizdik aslında bu vatanı veya Türk’ün vatan dediği her yeri yaşatmaya çalışan. Bizdik, bu milletin askerleri yani, ordusu, bağımsızlığının fedaileri, öz evlatları.

Kaç miladı tarih öncesi bu günümüzün ve kaç miladı tarih sonrası var oluşumuzun, uğrunda ter, kan döktüğümüz her toprak parçasını kutsayarak, bizden sonraki nesillerin vefasına emanet ettiğimiz ve yaşatmaya çalıştığımız vatandı.

Bunun içindi asker doğuşumuz, bunun içindi şahadette ölmeyişimiz, esarette gülemeyişimizin ilahi ödülüydü bu tanrı muştusu ölümsüzlük ve sadece yeryüzünde bize has bir tevekkül ve aşinalıkla karşıladığımız kutlu ölüm(süzlük).

Gecenin karanlığı, fecre karşı son kozlarını oynarken, şafak vakti yani, tan yeri ağarırken, gün doğarken yeni bir zamanın üstüne, yirmisine kadarını annesi ve babasının umutlarına, yirmisinden sonrasını yavuklusuna söz verdiği hayatını için feda ederken, vatandı yaşatmaya çalıştığı benim er Mehmedimin.

Gecenin kör ayazında, tetik korkuluğunda küçük birer buzula dönmüş parmaklarının iflah olmaz yangınında, çocuğunun ellerini, yavuklusunun yüreğini değil dedesinden kalmış bağımsızlık ocağını ısıtırken Mehmedim, vatandı yaşatmaya çalıştığı şey.

Siz kuş kanatlarına mektuplar yazasınız diye, siz bir kuşunki kadar bile olmayan yüreklerinizi Amerikan vaatleri ile kutsayıp, kininizi sokaklara özgürce dökebilesiniz diye demokrasi adına, siz aslında siz olmaktan çıkmışlığınızı unutabileceğiniz villalarda kristal kadehlerde içebilesiniz diye kan rengi Fransız şaraplarını, bizler; aç bile olsak, açıkta bile olsak vatanımızda, bağımsız ve güdümsüz olabilmek için can verirken hiç yüksünmeden, aynı vatandı yaşatmaya çalıştığımız.

2007 yılının Nisan ayı.

Haftalardır devam eden operasyonlarda şehit edilen, kahpece, şerefsizce, mayınlanarak, pusu kurularak şehit edilen vatan evlatlarının, siz gazete köşelerinde patronluk, ihalelerde rant, erkanı devlette makam mücadelesi yapmakla meşgulken, kulaklarınız sağır ve gözleriniz körken hala, yaşatmaya çalıştıkları vatandı.

Fatih Sultan Mehmet köprüsünden Anadolu yakasına doğru geçerken sağ tarafta kalan Nakkaş tepenin üzerinde dalgalanan bayrağa dikkat ettiniz mi hiç?

Üşüyor orada farkında mısınız?

Bayrak üşür mü demeyin sakın, ruhsuzluğunuzun tescili olur da kendi yüzünüze bakamazsınız aynada sonra.

Bayrak üşür efendiler, bayrak üşür.

Soğuktan değil, yalnızlıktan üşür bayrak.

Bayrak yalnız mı olur demeyin yalnız da olur bayrak.

O yalnızlığı paylaşan tek şeyin, bayrakla üzeri kaplanan bir tabutun içindeki şehit olacağını bilmeyenler, bilmezler ki bayrağa sarılı tabutun içindeki aslanın, bayrağa sarılmadan az evvel vatandı yaşatmaya çalıştığı.

Birileri Ralston’la, Barzani’yle elim sende oynarken, Dubailisine yağlısını, İsraillisine ballısını peş keş çekerken vatanın, Uzman Çavuş Kâşif’in son nefesinde bile vatandı yaşatmaya çalıştığı.

“Sen şimdi Cumhurbaşkanı ol, ben sonra gelir devlet başkanı olurum”

ikramlarının yaşandığı bu günlerde, Komando onbaşısı İkram’ın, kendi kanını ikram ederek kutsal saydığı dede yadigârı toprağına, vatandı yaşatmaya çalıştığı şey.

Son nefesinde bile “askerlerim” diye inleyerek sonsuzluğa uçarken Üsteğmen Erdal’ın, bu günün riyakâr ve bencil makam sevdalılarının, tiyatro sahnesine çevirip elin İsraillisine peş keş çekmeye çalıştıkları vatandı yaşatmaya çalıştığı şey.

Bu aslında binlerce yıllık bir hikâyenin bu güne kalmış ağıtıdır.

Bu gün irade beyan ettiğiniz her yeri biz kurduk, kanımızla harç yaparak toprağı.

Biz kurduk üzerinde egemenlik oyunu oynadığınız bu yurdu.

Ve Türk’ün egemen olduğu tüm toprakları biz vatan diye yaşatmaya çalıştık.

Selenge boylarını kanımızla kızıla boyarken de,
Zırhlarımızın altına kefenlerimizi giyip Malazgirt’e at sürerken de,
Bu gün sahiplenip başkalaştırmaya çalıştığınız İstanbul için sur döverken de,
Yemen’de, Galiçya’da, Makedonya’da kanımızı son damlasına kadar dökerken de,
Mecidiye tabyasında o mermiyi yüklenirken de,
Conkbayırı’nda mermisiz tüfeğe süngüyü takıp son koşuyu sonsuzluğa doğru yaparken de,
Bir seher vakti masmavi göklerden Kıbrıs’a inerken de,
Nuh peygamber ziyaretinde, Cebrail kapıda, Helanipir tepede, Masura çayında, can pazarlarında can alıp can verirken de,

Sizin bu gün tahtına oturmak için birbirinize düştüğünüz, düşüp kalktıklarınıza pazarlamak için pazarlar kurup, ortak pazarlara girdiğiniz bu vatandı aslında, bilmezliğinizle değil umursamazlığınızla “kelle” dediğiniz o aslanların, ölümleri pahasına yaşatmaya çalıştıkları şey.

Varsa hakkım –ki vardır emin olun- hakkım kimsede kalmaz bilesiniz, ben alamasam da hak alır.

Varsa hakkım – ki vardır emin olun- bu hak, hak divanına kalmaz kul divanında da alınır bilesiniz.

Varsa hakkım –ki vardır emin olun- helal etmedim bilesiniz.

“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”

24–04–2007

HEDEF CUMHURBAŞKANLIĞI MI, DEVLET BAŞKANLIĞI MI? - Oktay Yıldırım

Başlık son derece açık aslında, RTE'nin hedefi Cumhurbaşkanlığı mı, yoksa eyalet sistemi ile yönetilen bir Türkiye'nin devlet başkanlığı mı?


Bu durumu değerlendirebilmek için ve yeterince anlaşılır olması bakımından maddeler halinde incelemek gerek.

Eğer Cumhurbaşkanlığına aday olursa;

* AB-D'nin bölgede oluşturmak istediği nihai siyasi ve coğrafi yapı tam olarak oluşmadığından ve bu oluşumun olmazsa olmazının Türkiye ile uyumlu bir birliktelik olmasından dolayı, bu projeye erken doğum yaptırmak anlamını taşıyacağından, stratejik müttefik(?) desteğinden mahrum kalır.

Çünkü AB ve ABD'nin Irak ve Ortadoğu ile ilgili planının, sadece Irak'ta kukla bir federasyon kurup gitmek olduğunu düşünmek safdillik olur.

Türkiye'den, ama AB-D iradesi ile yönetilen bir Ön Asya için gerekli şartlar henüz oluşturulmamıştır.

Bu şartların oluşması için de; hali hazırda yakalanmış olan iktidar-küresel güç uyumunun hiçbir şekilde bozulmadan devam etmesi gerekmektedir.

RTE'nin Cumhurbaşkanlığı ise bu uyumun bozulmasına dolaylı olarak neden olacaktır.

Çünkü AKEPE başka bir genel başkan konusunda şu anda olduğu kadar uyumlu olmayacak, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılır yapılmaz ( eğer RTE aday olursa) iç çekişmeler başlayacaktır.

Bu durumun önüne geçmenin tek yolu seçimlerin öne alınmasıdır. Başbakan'ın seçim tarihini 4 Kasım olarak açıklaması ise aday olmayacağının en sağlam kanıtı niteliğindedir.

* Kendi tabanı, genel başkanlarını bir dönem daha başbakan olarak görmek istemektedir çünkü hala tabanına verdiği ve tutamadığı sözleri vardır.

* Seçildiği döneme kıyasla, sivil toplum son derece tepkili ve organize bir şekilde, karşı organizasyonlar yapabilecek güce daha fazla sahip olduğundan ( 14 Nisan buluşması ciddiye alınmalıdır) beklediği oyların bu seçimden çıkmama ve AKEPE'nin bir koalisyona gitme ihtiyacı veya gerekliliği ( Yeni Operasyonlar, Döviz Krizi ve baskın Seçim başlıklı yazımızda yazdığımız gerekçelerden dolayı, gereklilik) ihtimalinden dolayı partisinin başında kalması gerekmektedir.

* Toplantı yeter sayısı ( Meclis İç tüzüğünün 57. maddesi) zorunluluğu konusuna atfen yapılan meydan okumalara her ne kadar "yan yatarsa çamura batar, gazel olursa toprağa karışır" türünden cevaplar verilse de çok iyi biliyorlar ki bu bir sorundur ve RTE'nin adaylığı durumunda muhalefet bu sorunu kaşıyacaktır.

* Hakkında ki dosyalardan yargılanmasının önündeki tek engelin, milletvekili dokunulmazlığı olduğu ve Cumhurbaşkanının dokunulmazlığının olmaması durumu göz ardı edilmemeli, bu durum meclise aynı güçle giremeyeceği ihtimali ile beraber düşünülmelidir ki bu da aday olmaması için yeterli bir sebeptir.


* Her ne kadar açık bir dille ifade edilmese de askerin bu konu ile ilgili duruşu ve tutumu rahat bir Cumhurbaşkanlığı dönemini öngörmemektedir.

Türkiye gibi bir ülkede, bu tutum son derece önemlidir.

Tüm bu sebeplerden dolayı kendisi, partisi ve stratejik müttefikleri ile şiir gibi uyumu olan ve tıpkı büyü gibi ( bana göre kara büyü) her kesimin onayını alacak, onayını almasa bile gürültü çıkartılmayacak bir aday önerecektir.

Cumhurbaşkanı'nın ille de meclis içinden olacağına dair söylemleri ise hedef şaşırtma olarak değerlendirdiğimi belirtmeliyim.

Zira muhtemel adayın yıpratılmaması da son derece önemli.

Uyumlu Cumhurbaşkanı ile ve yine uyumlu iktidar ortağı ile düz ovalarda doludizgin bir beş yıl daha son derece önemlidir( tabii ki, eş başkanlığını yaptığı BOP için). Şimdilerde dillendirilen eyalet sisteminin, bu beş yılın sonunda adı farklı da olsa fiilen hayata geçmesinin ardından, Devlet başkanlığı " suyundan da koy" türünden bir lezzet olacaktır.

Bu lezzet karşısında Cumhurbaşkanlığının pek çekici olmadığını söylersek yanılmış olmayız diye düşünüyorum.

Ayrıca 14 Nisan buluşmasının doğrudan AKEPE'yi ve başbakanı işaret eden bir doğrultuya, özellikle Cumhurbaşkanı olmasına karşı yönlenmiş olması, oluşturulacak bir karşıtlık psikolojisi için son derece uygun bir zemin hazırlamıştır.

Bu da yapacağı seçim propagandasında "makam peşinde değilim" vurgusunu yaparak -ki bu ortamda iyi prim yapacağı kuşkusuzdur ve son açıklamalarında bunu derhal yapmıştır- elini güçlendirmesine neden olacaktır.

Üstelik bu adayın meclis dışından olması da"hiç birimiz makam peşinde değiliz" klişesi ile yapılacak propagandaya olanak verecektir.

Tüm bu şartlar göz önüne alındığında ortay çıkan tablo, RTE'nin Cumhurbaşkanlığı yerine devlet başkanlığını, daha tercihe değer gördüğü tespitinin yapılmasına olanak sağlamaktadır.

Ayrıca yine bu tabloya bakarak şunu da diyebiliriz ki şu anda Cumhurbaşkanlığına aday olmak, hiç mantıklı bir karar değildir.

Bu kadar ihtimali sayıp döktükten sonra muhtemel bir adayımız da var elbet.

Sabık Genel Kurmay Başkanımız ve uyumluluğu ile muteber Hilmi Bey, bu konudaki tüm karmaşayı çözecek büyü gibi bir aday tanımımıza tıpa tıp uymaktadır.

İkinci beş yılın sonunda bu uyuma bir de halef selef ilişkisi eklenir ki bu durumda yüzük kardeşliği solda sıfır kalır vesselam.

Hilmi Bey'in Cumhurbaşkanlığı durumunda ise;

* Muhalefetin bu duruma muhalefet etmesi için görünürde bir sebep olmayacaktır.

* Ciheti askeriye, kendi içinden çıkmış ve en yüksek makamından emekli
olmasından dolayı tavır takınamayacaktır.

* BOP doludizgin devam edecektir, hayırlısıyla(?).

* Düz ovalar, yeni siyaset arenası olacaktır( anladın sen onu kıymetli okuyucu).

* Bir beş yıl daha hakkındaki dosyalardan yargılanamayacak, beş yıl içinde de çıkacak yeni yasalar bu yargılanmayı engelleyecektir.

* Tüm bu süreçten sonra Cumhuriyetin federal devlete dönüşmesi şimdikinden çok daha kolay olacaktır.

Bunlar benim tahminlerim ve yorumlarım. Haksız çıkmak için, yanılmış olmak için dua ettiğim bu beklentilerim, doğru çıkarsa eğer eminim 2014 yılında sıkmaktan ağzımda diş kalmamış olacaktır.

Dişsizliğe de razıyım da gidecek özelleşmemiş bir devlet hastanesi kalsa bari.



OKTAY YILDIRIM
17-04-2007

VE SÖZÜN BİTTİĞİ YER - Oktay Yıldırım

Neresi sözün bittiği yer?

Bu söz ne vakit yerini icraata bırakacak?

Yoksa savaşlar bundan sonra âşık atışması kıvamında söz düellosu olarak mı yapılacak?

Hem bu adette neyin nesidir anlamadık. Bir aşiret reisi haddini aşıyor diye, insanlık tarihinin en eski devletinin yetkilileri bu adama cevap veriyor. Bu anlaşılmaz, anlaşılmaması gereken bir şeydir.

Eğer bu adama ille de cevap verilecekse veyahut ille de bu adamı kasteden
açıklamalar yapılacaksa bu açıklamaları yapacak olanlar meclis başkanı veya
Genel Kurmay Başkanı veya Dışişleri bakanı değildir.

Ciheti askeriyeden yapılacak açıklama için, Gn. Kur. Başkanlığı nizamiyesinde kayıt kabul ile görevli bir onbaşı bile bu açıklamayı yaptığında bu adamı yeterince onurlandırmış olur zaten.

Hükümet adına ise yine benzer bir görevle iştigal eden sıradan bir memur yeter de artar bile. Makam sahipleri ise bu konularda açıklama yapmak yerine gereğini yapmak üzere talimatlar vermelidir sadece.

Tanımadığınız adama cevap vermezsiniz, gereğini yaparsınız.

Gereği nedir?

* Habur sınır kapısı bir gecede kapatılır.

* Nusaybin, Öncüpınar ve Akçakale sınır kapılarının açılması, açık
olanların kapasitelerinin artırılması için çalışmalara başlandığı ilan
edilir ve bu çalışmalar derhal başlatılır.

* Ovaköy sınır kapısı açılacak ve Habur’dan yapılan ticaret buradan
yapılacak.

* Kuzey Irak’a yapılan ucuz elektrik satışı derhal durdurulacak.

* Mersin serbest ticaret bölgesinde yaptıkları ticaret derhal
durdurulacak.

* Kurdukları paravan şirketlerin ve faaliyetlerinin tespit edilmesi
için derhal çalışmalara başlanacak.

* Irak ile iş yapan tüm firmalar derhal mercek altına alınacak ve bu
firmaların Irak’ın kuzeyindeki faaliyetleri kısıtlanacak hatta durdurulacak.

* Türk bankalarındaki mal varlıklarına derhal tedbir koyulacak ve bu
varlıkları hangi şirket, kişi veya kurumlar aracılığıyla yönettikleri
belirlenecek.

* Elektrik satışı derhal durdurulacak.

* Türk hava sahası, yabancı ülkelerden yapılanlar dâhil, Irak’ın
kuzeyine yapılan tüm uçuşlara derhal kapatılacak.

* Ülke içindeki işbirlikçilerinin ve kullandıkları basın organlarının
terör örgütü ve haddini bilmez aşiret ağaları lehindeki tüm faaliyet ve
yayınları derhal durdurulacak.

* AB ve ABD ile ilişkiler milli menfaatler düzeyinde sınırlandırılacak.

Daha yapılacak çok şey vara ama siz bu kadarını yapın bakalım çatlak bir tek
ses kalacak mı?

Biz ne yapıyoruz?

Konuşuyoruz.

Konuşmak kolay olunca kendini bir şey zanneden o herifler de konuşuyor. Hem
öyle bir konuşuyor ki bu defa cevap vermek zorunda bırakıyor. İçerdeki de
konuşuyor dışarıdaki de, tehditler savruluyor.

"İç işlerimize karışırsanız bizde sizinkine karışırız" diyor adam.

Siz cevap veriyorsunuz. Sonra çıkıp diyor ki bizim sınırlarımızdan içeri girerseniz sizi güllerlekarşılamayız haberiniz olsun.

Sonra siz yine cevap veriyorsunuz.

Bu defa adam çıkıp "iç işlerimize karışanın elini keseriz" diyor.
Ne olacak şimdi?

"Bizden birisi de çıkıp biz de senin kolunu keseriz" mi diyecek?

Sonra karşı taraf, ayağınızı da keseriz diyecek.
Sonra biz, biz de burnunu, kulağını mı diyeceğiz?

Bu kısır döngü ne zamana kadar devama edecek?

Şu haddini bilmezlere hadlerini bildirmezseniz artık sözünüzün ve
konuşmanızın da bir etkisi kalmayacak. Bu haddin bildirilme yeri de Kuzey
Irak değil, bizatihi Türkiye’dir.

Sözün değil işin zamanıdır, susturun şu herifleri, kesin ekmeklerini bakalım bir daha tek kelime edecekler mi?

Ne demiş atalar;

“çok verirsen yüzsüz olur, çok söylersen arsız olur”.

Atalar sözünü iyi dinleyin ağalar, önce her şeyi verip yüzsüz ettiğimiz
adam, şimdi arsız olmuş bizi tehdit ediyor. Zamanında çok vererek yaptığımız
hatayı bu kez çok diyerek yapmayalım.

Barzani, Mahmut Meşhedani ve Kemal Kerküki denen bu Irak Meclisi
bilmem nelerine verilecek cevap, soluk ve yemek borularını tıkamak olmalıdır
ki bundan sonra sözümüz, hem Türk kamuoyu ve hem de uluslar arası kamuoyu
nezdinde söz olsun.

Benim devlet büyüklerimin sözü öyle söz olsun ki tutulsun, yumuş olsun
buyurulsun, benim büyüklerim konuştuğunda diğerleri sussun.

Dizliye diz çöktürüp, başlıya baş eğdirmezseniz bunlar olmaz. Çünkü Türk
devletinin büyükleri, şu anda binlerce yıllık makamları işgal etmektedir,
yoksa Madam Gerthrude Bell’in cetveliyle çizilip, Milletler Cemiyetinin
lütuflarıyla kurulmuş bir ülkenin makamlarını değil.

Bizim dengimiz Barzani veya Mahmut bilmem ne olmamalıdır.

Yunus ata der ki;

Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı;
Bal ile yağ ide bir söz.

Biz küpe olsun kulaklara diye söyledik, hatırlattık söz bitmişse söylemeyi
bırakıp postallarımızı da giyeriz elbet.

Söz söylemek nasıl erenlerimizden kalmışsa, kabza tutmak ta bize Alplerimizden, dedelerimizden kalmıştır, hiç yabancılık çekmeyiz.


“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”

13–04–2007

VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN

OKTAY YILDIRIM

IRAK, IRAK KLAIR DAHA YAKINDAN BAŞLAYALIM - Oktay Yıldırım

İki ucu açık bir yüksek gerilim hattını çıplak elleriyle tutan bir adamın, şalteri indirebilmek için trafo kutusuna yürümesine benziyor Irak'a operasyon.

Elde kablolar, zangır zangır titreyerek yürümeye çalışıyor adam. Yol engebeli düşüyor kalkıyor ama inat ve ısrarla şaltere doğru yürüyor. Çünkü etraftakiler “şalteri indir, tek çare bu” diye bağırıyor.
Aslında ilk önce elindeki kablolardan kurtulması gerek, ondan sonra da başkalarının canını yakmasın diye şalteri indirmesi gerek, daha sonra ise tarihten ders alabiliyorsa eğer( hoş, tarihten ders alabilseydik bu güne kadar almış olurduk ya bir umut işte yazıyoruz) başkasına ait olan ve başına bir sürü dert açan bu trafoyu, elektriğini bir daha kullanmamak üzere ortadan kaldırması gerek, ama süreç tersten işliyor. Adam şaltere giderken yolda ölebilir. Çok ağır bir şekilde yaralanabilir, bazı uzuvları gövdeden kopabilir. Bu kadar tehlikeli bir süreçtir bu.

Sadede gelirsek; Kandil'de yanan ihanet kandillerini söndürmeye gideceğiz. Irak'a.

Ya buradaki kandiller, onlar ne olacak biz Kandil'e giderken?

Söyleyeyim, evlerimizi tutuşturmak için kullanılacak.

Bu işte her şey başından yanlış. Sorun tanımlaması yapmak gerek önce, ancak bunu yaparken soruna hizmet edecek şekilde değil, sorunu ortadan kaldıracak şekilde bir tanımlama yapmak gerek.

Sorun, terör sorunu mudur?

Bu kadar basit midir? Yoksa sorun ulusal egemenlik sorunu mudur?
Sorun Sevr sorunudur(62–64. md.

Sorun bizim değil sözde müttefiklerimizin küçük Asya sorunudur ve halen devam etmektedir. Sorunlarını çözmeye yardımcı olacağını umdukları, bir sürü taşeronları vardır bu müttefiklerimizin, terör bunlardan sadece bir tanesidir. Sadece terör ise sorun iş kolay demektir, çünkü terörün saygı gösterdiği tek şey vardır; güç, anladığı tek dil vardır; operasyon.

Bu taşeronun işverenleri bellidir.

Onların gereğini yapmanın ise farklı yolları vardır. AB sevdasından vazgeçmek, stratejik müttefik saçmalığından kurtulmak, kendi pazarını ve kendi müttefiklerini bizatihi ülke çıkarlarını gözeterek seçmek. Tam bağımsız olabilmek yani. İşte o vakit sorun filan kalmamış olacaktır.

Ama yukarıda da dediğimiz gibi önce kabloları elden bırakmak gerekir. Fakat şu anda durum farklıdır. Bu iş sadece terörle mücadele olarak algılanamaz.

Yakın bir geçmişte ABD tarafından tehdit edilme boyutunda açıklamalara muhatap olan Türkiye'nin Kuzey Irak operasyonu ihtimali, şimdilerde neredeyse destek görmeye başlamıştır.

Gerilim, baldırı çıplak peşmergenin tahrikleri ile neredeyse tüm Türk kamuoyunun tepkisini toplayacak biçimde özenle oluşturulmuştur. PKK'nın Barzani ile birlikte hareket ettiğini bilmeyen var mı? Barzani'nin ABD'nin çizdiği hatlar dışına çıkamayacağını bilmeyen var mı?

Üstelik bunu Genel Kurmay Başkanı da söyledi. Bu iş size hala normal mi görünüyor?

Irak'a girmek konusunda neredeyse bir milli mutabakat oluşturulmuştur.

Sonrasında kimsenin ağlamaya hakkı olmasın diye. Bu gün Irak'lılar nasıl ki
dövünemezler, Saddam heykellerini terliklerle dövüp, conileri alkışlarla
karşıladıkları günün ezikliğiyle, bu da aynı işte. Irak'a girmek, nasıl da
bir anda gereklilik hatta zorunluluk haline getirildi.

Oysa ilk önce buralarda yapılması gereken işler vardır. Kendi sınırlarınız içinde yakmamız gereken gemiler, söndürmemiz gereken kandiller vardır. Sormamız gereken
hesaplar hala açık durmaktadır.

Buradaki kandiller söndükten sonra başka yerdekiler zaten sönecektir. Bunun için gidip bizzat söndürmeye gerek yok.

Hatırlayın ne dedi Genel Kurmay Başkanı;

“geçmişin çözümleri, bu günün sorunları oldu” dedi. Demek ki bugünün çözümleri de yarının sorunları olmaya adaydır.

O halde kıymetli okuyucu, siyasi irade bu günün çözümlerini son derece dikkatle
incelemeli ve ondan sonra karar vermelidir.

Biz daha önce de aynı fikirdeydik şimdi de aynı fikirdeyiz, daha önceki yazılarımızı okuyanlar bilir.

Şimdi hangi kampta kaç terörist var, kaçını şimdi kaçını sonra yakalayalım hesabının zamanı değildir. Hainin yemek borusunun tıkanması zamanıdır.

Yemek borusu hatta nefes borusu Türkiye'dir kıymetli okuyucu.

Biz olmazsak, bırakın küstahça tehdit etmeyi açlıktan nefesleri kokar.

Nereden mi biliyorum?

Gördüm çünkü.

Yıl 1991 yer Siyahkaya köyü karşısı Irak-Türkiye hududu.

Saddam'dan kaçıyorlar, Hezil çayını geçip güvenli topraklara
gelebilmek için, Türkiye'ye sığınabilmek için kundaktaki çocuklarını bile çayın karşı yakasında bırakıp köprüye hücum ediyorlar.

Sonra onlara kucağımızı açıyoruz, hepsi aç. Hepsi susuz.

Bir lokma ekmek için yapamayacakları şey yok. Vatanlarını terk ediyorlar.
Bağımsızlık mı? Umurlarında değil. Biz doyuruyoruz aç karınlarını, üzerlerine çadırlar kuruyoruz, ıslanmasınlar, üşümesinler diye.

Mağdurlar, mazlumlar, sürgünler, kaçaklar. Onursuzca kaçıyorlar. Baş kaldırdıkları
devletlerinin hışmından bize sığınıyorlar. Kaldırdıkları başı dik tutacak
kadar bile iradeleri yok.

PKK'lı gruplar onları Irak içlerinden bizim hududumuza kadar kılavuzlayarak getiriyor. Üzerlerinde uçan çekiç güç helikopterleri geceleri onlara sözde insani yardım konteynerleri atıyor.

İlk defa o zaman görüyorum eksi bilmem kaç derece soğuğa dayanıklı ama benim sırt çantamda taşıdığımın neredeyse onda biri ağırlığındaki Amerikan malı battaniyeleri. Tekstil ülkesi olduğumuz halde. Kumaşlarını onlara biz sattığımız halde. Kendi üzerimde değil, kaçan Iraklının üzerinde görüyorum o battaniyeyi ama U.S etiketi ile. Keşke benim de olsa bir tane diyorum kendi kendime. Sonra, biz neden üretmiyoruz böyle şeyler diyorum. Ne yazık değil mi?

Ne acı! Neyse, konuya dönelim.

Biz bunu daha önce de yapmıştık.

1932 yılında çok değil 15 sene önceki ihanetlerini unutarak, yine ülkesinde çıkardığı ayaklanmada başarılı olamadığı için Türkiye'ye sığınan Şeyh Ahmet Barzani, bu herifin büyük dedelerinden biridir.

O zaman da birilerinin güdümünde ayaklandılar. Şimdi de birilerinin güdümünde konuşmaktalar. Dolayısı ile bunları bize doğru güden çobana bakmak lazım.

Bir de dönüp geriye bakmak lazım ne hata yapmışız diye, yoksa biz bu el alemin elektriğine daha çok çarpılırız.

1991 yılında ABD'nin müdahalesine destek olmadık mı?

Daha sonra tüm aritmetik kurallarını alt üst edercesine, sözüm ona 36. paralel diye zig zag biçiminde bir çizgiyi çizerek, Türkmenleri Saddam tarafında bırakmak suretiyle, Kürtleri burada özerk hale getirmelerini izlemedik mi?

Her altı ayda bir çekiç gücün görev süresini biz uzatmadık mı?

Habur kapısını açıp bu adamları zengin etmedik mi kendi paramızla?

Ayda 400 milyon dolarlık petrol ve haraç gelirini buradan kazanmıyor mu bu herif?

Mersin serbest bölgesinden ticaret yaptırarak biz palazlandırmadık mı?

Yabancı havayolu firmalarının Kuzey Irak'a uçmalarına göz yummadık mı hava sahamızı kullandırarak?

Türkiye'deki satış fiyatının neredeyse üçte biri fiyatına elektriklerini sağlamadık mı?

Oyak inşat dâhil 200'den fazla firmamız, orada devletini inşa etmiyor mu bu çapulcuların?

Çimentoyu nereden satın alıyor bu asalak bağımsızlıkçılar, Amerika'dan mı geliyor?

Bir taraflarını sildikleri kâğıdı bile benim ülkemden almıyor mu bu herifler?

Paralarını benim ülkemin bankalarında saklamıyorlar mı?

Para kazanmak için yatırımlarını yine benim ülkemde yapmıyorlar mı?

Bir sürü küstah siyasetçi çıkıp, liderimiz Barzani'dir demedi mi, yüzünüze karşı ve kolluk seyretmedi mi?

Canları her istediğinde bizim demokrasi fetişimiz sayesinde, ayaklanmıyorlar mı Mersin'de İstanbul'da?

Daha dün yakaladıklarınızdan biri, Cumhurbaşkanı'nın affıyla salıverildikten sonra tekrar örgütüne dönen eli kanlı katil değil miydi?

Nota verdik biz.

Si bemol.

Amerika'dan esirgedik, nasip Barzani'ye imiş.

“Notamın arkasındayım” diyor başvekil.

Doğrudur notasının arkasında arada bir kafasını çıkarıp bakıyor neler oluyor diye, notanın tam arkasında duruyor seçim arifesinde. Hiç görünmüyor.

Büyük iş yaptık, nota verdik.

Bir de esefle kınadık, herifi.

Böylece insanlık tarihinin en eski devletinden nota alarak, tarihe geçti birkaç çapulcu. Sayemizde devlet oldular.

Kabul gördüler.

Hiçbir devlet adamımızın muhatap almaması gereken bu adama, Genel Kurmay başkanı dâhil tüm erkân-ı devlet cevap verdi.

Bu konuda hiçbir cevap verilmeden derhal Habur sınır kapısının kapatılması çok mu zordu?

Bir gecede bilmem kaç kanun çıkaran meclis, neden bir kaç gecede burada iş yapan firmalar ile ilgili bir düzenleme yapmadı.

Üstelik nota bile, doğrudan verilmedi. Önce ABD'ye şikâyet edildi sonra nota verildi.

Şimdi tüm bunların ışığında bir kez daha düşün kıymetli okuyucu, bunları düzeltmeden ıraklara gitmenin ne manası var?

Bir manası var.

ABD bu işi Barzani'yi tetikçi olarak kullanmak suretiyle organize ediyor.

Bizim oraya girişimiz eğer boğazlarını sıkmaya buradan başlamadan gerçekleşirse, ABD'nin Kürt bölgesine çekilmesi ve aynı anda Türkiye'de çıkarılacak iç kalkışmalarla yaratılacak kaotik ortamda ölümü gösterip sıtmaya razı etmekle sonuçlanacaktır.

Ölüm; iç ayaklanmalar ve eş güdümlü etnik ayrıcalık talepleri.

Sıtma ise; Irak'taki Kürt federasyonuna razı olmak olacaktır. Bu da son olmayacak ve bu senaryo Türkiye'den bir parça kopuncaya kadar devam ettirilecektir.

Görün artık bunu.

Siz bu konulara bir devlet gibi yaklaşırsanız ıraklar yakın olacak, ayağınıza gelecek zaten.

Evet, Irak'a girilebilir ama şimdi değil. Bu sorunlar çözülüp boğazları iyice sıkıldıktan sonra.

Terör önce içerde yok edildikten veya kıpırdayamaz hale getirildikten sonra, Kerkük, Tel-afer, Musul ve Süleymaniye'nin hesabı sorulmak için girilebilir, eğer gerek
kalırsa tabii.

İşte o vakit başlar diplomasi.

Ancak diplomasinin kaleminin süngü olduğunu unutmadan ve oraya diplomasi yapmak için gittiğinizde ki mürekkebi düşman kanıdır o kalemin, kaleminizin mürekkebi dolu olmalıdır.

Bunları yapabilirseniz devlet gibi davranmış olursunuz.

Devlet gibi davranmak için devlet adamı gibi düşünebilmek gerekir.

Siz kalkıp elin isyancı başına, “sınırdaş” gibi saçma sapan ve diplomatik terminoloji ile bi-alaka, ama tanınmak istikametinde derhal anlamlandırılacak bir kelime kullanıyorsanız devlet gibi düşünemiyorsunuz demektir.

Hadi kolumuz bacağımız kopmadan bırakın şu kabloları, şalteri kapatmak o zaman daha kolay olacak.

Önce vücudumuzu saran ve sarsan bu dış güdümlü elektrikten kurtulalım. Sonra bu hainlerin kandillerini teker teker söndürelim, militanının, iş birlikçisinin, köşesinde psikolojik harp yapan gazetecisinin, siyasetçisinin hâsılı kelam ne kadar yardımcı ve yatakçısı varsa hepsinin.

Sonra Irak'a da gideriz, Irak'ı ayağımıza da getiririz.

Yeter ki bir devlet gibi davranalım.

Devlet gibi konuşalım.


“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”


OKTAY YILDIRIM
13-04-2007

MAYINLI SAHALAR DOSYASI - 2, Oktay Yıldırım

SAHİBİNDEN, İHTİYAÇTAN SATILIK MAYIN TARLASI



Mayın dosyasının başlangıç makalesinde sınırlarımızı koruduğunu
varsaydığımız mayınlı sahaların nasıl oluşturulduğu, yapılan hatalar ve hâlihazır durum ile ilgili olarak bazı tespitlerimizi yazmıştık.

Konunun basın gündemini yeterince doğru biçimde işgal etmemesinin sebebinin ilgisizlik veya bilgi eksikliği olmasından ziyade, dünya mayın temizleme pazarını ellerinde bulunduran bu kartelin çıkarlarına bilerek veya bilmeyerek hizmet etmesi ihtimalinden hareketle; Yazılarımıza Türkiye'de ve Dünyada mayın temizliği yapan uzman kuruluş ve kişilerden aldığımız ilave bilgilerle ve yaptığımız araştırmalarla düşüncelerimize büyük katkılar sağladık.

Bu teknik bilgiler ışığında Türk kamuoyunu doğru şekilde
bilgilendirmeye devam edeceğiz.( Milli bir çözüm için mesai harcayan bu insanlara sonsuz teşekkürler)

Bu nedenle yazımızda konunun bazı teknik ayrıntıları ile önümüze konulan çözüm alternatifleri dışında ülke çıkarına daha iyi hizmet edebileceğini umduğumuz diğer çözüm yollarından bahsedeceğiz.

Mayın temizleme kavramının sivilleşmesinin esas sebebi, savaş
görmüş ülkelerdeki sivil yerleşim alanlarının mayın ve patlamamış mühimmat
ile kirlenmiş olmasıdır.

Dünyada mayın ve patlamamış mühimmat durumu bu
şekilde olmakla beraber, ülkemizdeki durum nispeten diğer ülkelere
benzerdir. Ancak ülkemizi diğer ülkelerden ayıran;
Türkiye tarafından OTTOWA Sözleşmesi gereği BM'e resmi raporlarla yıllık
olarak beyan edilen mayınlı sahaların askeri yasak bölgelerle askeri
güvenlik bölgelerinde olduğunun ifade edilmesidir.

Resmi raporlarda yer alan mayınlı alanlara ilaveten, maalesef İç güvenlik harekatı nedeniyle, iç güvenlik harekatı yapılan alanların bir kısmında TSK'leri birlikleri
tarafından, Genelkurmay Başkanlığınca mayın döşemenin 1998 yılında kesin
olarak yasaklanmasına kadar çeşitli güvenlik nedenleriyle döşenen mayınların
(özellikle sınıra yakın bölgelerde döşenenler), aynı sürede PKK tarafından
aynı bölgelerde döşenen mayınların, PKK'nın değişik taktiklerle şimdilerde
uzaktan kumandalı patlatılması için hazırlanan ve PKK tarafından genelde
kırsal alanlarda, TSK'nin iç güvenlik harekatı yaptığı yerlerde, sivillerin
de kullandığı yollarda ve özellikle terör nedeniyle boşaltılmış olan bazı
sivil yerleşim alanlarına askerin girmesini ve terörle mücadelesini
engellemek amacıyla devam eden mayın döşemeleri nedeniyle daha
karmaşıklaşmıştır.

Türkiye'de mevcut mayın ve patlamamış mühimmat tehlikesi aşağıdaki alanlarda
yer almaktadır

1. Türkiye Suriye sınırındaki 18.500 hektar(185.000 dönüm= 185.000.000
m2) mayınlı alan nedeniyle sınırdaki askeri yasak bölgelerde mayınlı,
mayınsız olarak tarıma açılamayan 500.000 dönüm= 500.000.000 m2 lik birinci
sınıf tarım arazisi

2. Ottowa sözleşmesi gereği Türkiye'nin yıllık olarak yayımladığı(2006
raporu Mayıs ayına kadar yayımlanacaktır) mayın durum raporunda yer alan
diğer mayınlı alanlar,

3. TSK. leri tarafından İç güvenlik harekâtı süresince Doğu ve
Güneydoğu'da 1998 yılına kadar güvenlik nedeniyle döşenen mayınlar

4. PKK tarafından aynı bölgelerde döşenmeye devam edilen mayınlar

5. İç güvenlik nedeniyle boşaltılan Köyler çevresine çeşitli çevrelerce döşendiği ifade edilen ve mayınlı olup olmadığının belirlenmesi için mayın temizleme kontrolü faaliyeti yapılması gereken alanlar,bununla beraber halen devam etmekte olduğumuz terörle mücadele kapsamında, terör örgütü tarafından mayınlanmış olan sivil yerleşim alanları
veya mayın riski olan bölgeler de mevcuttur.

Bir bölgede mayın riski olması ile kesin olarak mayınlı olduğunun bilinmesi arasında uygulama açısından fark olmadığından dolayı (her iki şekilde de mayın temizleme faaliyeti
yürütülmesi ve temizliğinden emin olunması gerekir) söz konusu alanlar da
alan bakımından hudutta döşeli alanlardan daha fazla olup, genel ve teknik
keşiflerinin yapılarak mayın temizleme için işaretlenmesi gereken
alanlardır. Bu alanların tespit edilmesi ve çevresini işaretlenmesi bile
büyük maddi masraflar yapılmasını gerektirmektedir.

Sonuç olarak Türkiye'de tespit edilmesi ve temizlenmesi gereken mayınlı
alanlar bilinenden fazla olup yaklaşık temizleme maliyeti 1,5-2 Milyar USD
mertebesindedir.Kesin maliyetlerin konu üzerinde çalışmalar yapılması
halinde daha net belirlenebilecektir.
.
Mayınlar aynı zamanda küreselleştiği iddia edilen dünyada var olan milli
sınırları artık belirlememekte ve korumamaktadır. Mevcut mayınlı alanların
sağladığı sınır koruma biçiminin ne kadar insani olduğu ayrı bir tartışma
konusu olmakla beraber, mayından arındırılan hudutların nasıl korunacağı da
önemli bir sorundur.

Ya da bu sorun önemini mi yitirmiştir ve artık hudutlarımız korunmayacak mıdır?

Çünkü hükümetin bu temizliği kimin yapacağını ayırt etmeden, yabancı firmalarında temizlik yapmasına imkân vermesi, 2565 sayılı Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri hakkındaki yasa ile çelişmekte ve bu yasanın gereklerini etkisizleştirebilecek
sonuçlara zemin hazırlamaktadır.


Oysa Genel Kurmay Başkanlığı 01 Mayıs 2006 tarihinde Basına yaptığı resmi
basın toplantısında II'nci derece askeri yasak bölgelere giriş, kiralama,
çalışma konusunda yabancılara izin verilmeyeceğini ve bölgede yapılacak her
faaliyetin 2565 sayılı Askeri yasak bölgeler ve güvenlik bölgeleri kanunun
dikkate alınarak yapılacağını ifade ederek üstü kapalı olarak II'nci derece
askeri yasak bölgeler mayınlı da olsa, mayınsızda olsa yabancıların girişine
yasak olacağını beyan etmiştir.
:
Dünya çapında anti-personel mayınların kullanımına son vermek üzere 3 Aralık 1997 tarihinde toplanan ve imzaya sunulan Ottawa konvansiyonu'na imza atmayan A.B.D'nin bir Dış İşleri Bakanlığı raporuna göre; dünyada 70 kadar ülkede tahmini olarak 60- 70 milyon kadar gömülü 250 milyon kadar da stok da anti personel mayın mevcuttur. Konunun dünya çapındaki önemi ile beraber ABD'nin hem Ottawa konvansiyonuna imza atmaması ve hem de dünyadaki mayın miktarı ile ilgili bilgilerin kaynağı olmakla kalmayıp mayın temizleme çalışmalarına fon desteği sağlaması da ayrıca düşündürücüdür.

Türkiye ise bu konvansiyona 9 Mart 2002 tarihinde katılmış ve sözleşme 12 Mart 2003 tarihinde TBMM tarafından onaylanarak 25 Eylül 2003 tarihinde Birleşmiş Milletlere sunularak sürece katılmış ve 1 Mart 2004 tarihinden itibaren söz konusu sözleşme hükümleri bağlayıcı olmuştur.

Ottawa konvansiyonuna göre;

* Ülkeler eğitim için muhafaza edecekleri hariç olmak üzere depolarda stoklanmış anti-personel mayınlarını 4 yıl içerisinde imha edeceklerdir.(Türkiye için 1 Mart 2008'e kadar)

* Ülkeler hükümranlık ve kontrol alanı içerisinde bulunan, toprağa gömülü olanlar da dâhil, tüm mayınları on yıl içerisinde imha edeceklerdir.(Türkiye için 1 Mart 2014'e kadar)

* Ülkeler konvansiyonun onaylanmasından sonra 180 gün içerisinde ülkede bulunan mayınların sayısı, tipleri ve yerlerini belirten detaylı bir raporu Birleşmiş milletlere sunacaklardır.( Türkiye'nin bu raporu 1 Eylül 2004 tarihinde vermesi gerekmekteydi)

* Ön raporun sunulmasından sonra her yıl 30 Nisan tarihine kadar son durumu belirten rapor verilmesi gerekmektedir.

Esasında tarihi itibariyle bir silah olarak kullanılmaya başlandığı zamanlarda (en yoğun olarak ikinci dünya savaşı başları) tamamen askeri bir faaliyet olan mayın döşeme ve mayından arındırma faaliyetinin, sivil bir temizlik operasyonuna dönüşmesi, 1989 yılında SSCB'nin ayrılmasından sonra Afganistan'da başlatılan mayın temizleme faaliyeti ile başlamış ve daha sonra bu konuda yeni bir konsept oluşturulmuştur;

"insani mayın temizleme".

Bunun nedenlerini anlamak için öncelikle 1989 yılının Afganistan'ına baktığımızda; yıllar süren Sovyet işgalinin düzenli bir Afgan ordusunun oluşumunu engellediğini ve hemen işgal sonrasında alevlenen iç çatışmaların yarattığı kaos ortamının dış insani yardıma olan ihtiyacı ile iç çatışma ve savaşların sivil halka ve yerleşim birimlerine ciddi zararlar
verdiğini görürüz.

Yeterince eğitimli ve donanımlı bir ordusu olmayan Afganistan için yıllarca
süren işgal ve iç savaşın kalıntılarını temizlemek elbette sivillere, daha doğrusu paramiliter sivillere düşecek gerekli teknik ve parasal destek ise doğal olarak Birleşmiş Milletler tarafından sağlanacaktı.

Bu zorunluluk Afgan halkının bu konuda neredeyse uzmanlaşmasına hatta mayın temizlemefaaliyetinde ulaştıkları sonuçların, zamanla ölçü kabul edilmesine sebep olacaktı.

Birleşmiş Milletler, askerlerin mayın temizleme faaliyetlerindeki temizlik oranının % 80 olduğundan ve bunun mayınlı sahalardan geçit açma amacıyla yapıldığı ve bu oranın askerler tarafından yeterli görüldüğü fikrinden hareketle, nispi temizlik oranı %99,6 ile daha fazla olan ve Afganistan'da başlayan insani mayın temizleme adını verdiği yeni konseptini oluşturdu.

(Bu tarihe kadar askeri amaçlar dışında, insani amaçlarla yapılan bir mayın temizleme harekatı olmayıp, Birleşmiş Milletlerin bu yargısı, tamamen harp şartları içinde "mayınlı sahalardan geçit açma ve mayından arındırma" isimli askeri harekatın yine muharebe şartları içindeki sonuçları baz alınarak oluşturulmuştur.)

Oysa Afganistan'da başlayan bu faaliyet yine askeri bilgi ve teknikler ile yapılmakta idi. Yazının konusu BM'nin insani mayın tarama normlarına Türkiye'deki mayınlı bölgelerin uyup uymadığı olmadığı için, bu konuyu kısa geçiyorum, ancak Türkiye'de ki şartların ne Afganistan ve ne de BM'nin insani mayın temizleme" faaliyeti uyguladığı her hangi bir ülke ile benzeşmediği notunu düşerek.

Bu notu düşmek demek, teknik olarak aynı usuller uygulanmayacak demek değildir. Siyasi olarak var olan farklılıkların, mutlak surette yöntemi etkileyeceği ve bunun için mutlaka
milli çıkar ve kaygıların göz önüne alınacağı bir yol haritası çizilmesi
gerekliliğine ve hatta zorunluluğuna işaret etmek demektir.

BM genel olarak "Mine Action- Mayın Faaliyeti" olarak adlandırdığı bu faaliyetini dört ana bölüme ayırmıştır ki sonuç bölümünde bu konunun da ülkemizdeki mayın temizleme faaliyeti ile ilgili ayrışmalarına değineceğiz.

Bu bölümler;

* Siviller için mayın riski eğitimi verilmesi.

* Arazinin keşfi krokilendirilmesi, işaretlenmesi ve temizlenmesi.

* Mayın kurbanlarının rehabilitasyonu ve topluma kazandırılması.

* Stokların imha edilmesi.

Tüm dünyada mayın temizleme çalışmalarında üç yöntem kullanılmaktadır;

* Eğitilmiş mayın temizleyiciler tarafından mayın detektörü ve şiş
kullanılarak tespit edilen mayının imhası.

* Mayın arama köpeklerinin kullanılması.

* Mayın Temizleme Makineleri ile mayınlı alan risklerinin azaltılması için kullanılması

Makineler kullanılarak yapılan mekanik temizleme( ki bu yöntem, %99,6
oranında temizlik sonucunu henüz veremediği için kullanımlarına ilişkin test ve çalışmalar halen devam etmektedir)

BM ayrıca bu faaliyeti devam ettirdiği ülkelerde çatışmaların tarafı
oldukları gerekçesi ile prensip olarak asker ile muhatap olmamakla beraber,
hükümetlerin organize ettiği mayın temizleme faaliyetlerinde asker ile
koordinasyonun gerekli olduğu özel şartları değerlendirmekte ancak faaliyet
esnasında tüm tasarruf ve yetkilerin sivil otoritenin elinde olmasını şart
koşmaktadır.

İşin bu tarafı da prensip ve usul olarak kabul edilemez zira bu ülkede TSK hiçbir iç veya dış çatışmanın tarafı değildir(terörle mücadele bu kavramın dışında değerlendirilmelidir).

Üstelik mayınların bulunduğu bölgelerin büyük bölümü daha doğrusu şu anda tartışmaya konu olan Suriye hududu ilk makalede de belirtildiği üzere II'nci kara askeri yasak bölge durumundadır.

Bu bölgeler mayından arındırıldıktan sonra da bu vasıflarını sürdüreceklerdir, ayrıca hududu koruyan SFGS(sınır fiziki güvenlik sistemi) dışında bir engel kalmayacağı için hudut güvenliği daha bir ehemmiyet kazanacaktır.

Bahse konu bölge mayından arındırılıp tarıma açıldığında da hudut güvenliği için alışılmışın dışında yeni bir kavram belirlemek ve son derece ciddi bir teknolojik alt yapı ile
desteklemek gerekecektir. Bu da para anlamına gelmektedir.

Modern ve AB standardında Sınır Güvenliğinin 9 Milyar Euro'ya mal olacağı ve bu konuda bir proje yürütüldüğü bilinmektedir.

Mayınların temizlenmesi konusu, ülkemizde gündeme geldiğinde birçok spekülasyonu da beraberinde getirdi. Konu ile ilgili yine uzmanları dışında herkes konuştu ve fikir beyan etti hatta bir faaliyet planı çıkarılıp ihaleye bile gidildi. Bu konuda çok çeşitli iddialar dillendirildi.

Bunlardan birincisi; mayınlı bölgenin kroki ve haritalarının kaybolduğu, bir diğerinin de zaman içerisinde toprak kaymaları sonucu mayınların yer değiştirmiş olabileceği ihtimalinden dolayı bu krokilerin olsa bile bir işe yaramayacağı yönündedir. Fakat iddiaları asılsız bulup bu iddiaların mayın temizleme işini yüksek kazançlı ihalelerle almak isteyenler tarafından uydurulmuş olduğunu söyleyenlerde yok değildir. Bunların içinde en mantıklısı, bu krokiler olsa bile bir işe yaramayacağı, ancak genel alanın
belirlenmesi için faydalanılabileceğidir.

Maliye Bakanlığınca yürütülmeye çalışılan ve halen CHP milletvekilleri Ali Topuz, Kemal Anadol ve Haluk Koç tarafından CHP grubu adına yapılan itiraz başvurusu nedeniyle Danıştay'da mahkemede olan Yap İşlet Devret benzeri İhale şartları ise son derece dikkatle incelenmesi ve tartışılması gereken maddeler içermektedir.

Yap, işlet, devret modeli ile yapılan ihalede, ihaleyi alan firmaya anılan bölgeyi 49 yıllığına tarım alanı olarak devretmek söz konusudur.

Kısaca Türk Devletine ait 500.000 dönümlük alan sadece mayın temizleme karşılığı 49 yıllığına anayasaya aykırı olarak tapusuz olarak yabancılara, Mardin'de açılan ve iptal edilen ilk ihaleye katılanlara bakarsak, üç adet paravan Türk firması ile ihaleye
katılan üç İsrail firmasına= İSRAİL devletine tapusuz verilmeye, İsrail
tarafından ele geçirilmeye çalışıldığı, kısaca İsrail tarafından kendilerine
vaat edilen Mezopotamya topraklarından 500.000 dönümün ele geçirilmeye
çalışıldığı görülmektedir.

Bu konuya ilişkin çok sayıda makaleye, Türkiye'nin karşılaştığı büyük
tehlikeye ilişkin yüzlerce makale bulunmaktadır.

50 yılı aşkın bir süredir işlenmemiş olmasından kaynaklanan verimliliğinin
yanında"askeri güvenlik bölgesi" olma özelliğini sürdürmesi muhtemel maddi
kaybın yanı sıra ulusal güvenlik kaygılarını da ortaya çıkarmaktadır.

Şu durumda temizleme işini yapabilecek birkaç kurum ve ülke görünmektedir;

Bunlardan birisi Genelkurmay Başkanlığı'nın, Başbakanlık bünyesinde
kurulmasını istediği Milli Mayın Temizleme Kurulu (MMTK).

Daha önce de belirttiğimiz gibi "Milli "olan ve ülke için kazançlı olacak tek çözüm yolu budur.

Bir diğeri NATO organizasyonu. NAMSA (NATO Maintenance And Supply Agency) NAMSA'nın giderleri, üye ülkelerin ödediği ülke katkı paylarından oluşan bütçesinden karşılanıyor. Bu da ilgili ülke açısından maliyeti çok düşürüyor gibi görünmesine rağmen aslında ilgili ülkeyi ciddi bir kazançtan mahrum bıraktığı gibi, NAMSA'ya ciddi komisyon kazançları sağlamaktadır.

(Yakın bir geçmişte MSB ile NAMSA arasındaki patlamamış mühimmatın imhası
ile ilgili projede NAMSA'nın 38 milyon USD' ye aldığı işi alt yüklenici olarak ROKETSAN'a 35 milyon USD' ye yaptırıp 3 milyon USD komisyon karını hiçbir iş yapmadan nasıl cebe indirdiğini unutmamak gereklidir.)

Bunların yanında İsrail, Amerikan ve İngiliz firmaları Dünyanın birçok
yerinde mayın temizleme ihalelerine katılıyor( Özellikle NAMSA'nın taşeronu olarak).

Bu ihtimallerin tamamı, belli sakıncaları da beraberinde getirmektedir. Bölgede yapılması planlanan verimli tarımın ötesinde bölgede üretilmeye başlanan en önemli şey petroldür.

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının son bir senede açtığı 15 kuyunun 14 kuyusundan günde 2000 varil petrol üretilmeye başlanmıştır. Aynı bölgenin karşısında, yani Suriye
tarafında ise 560 civarındaki kuyudan günde 450.000 -500.000 varil petrol
çıkarılmaktadır. Suriye yılda 8-9 Milyar USD petrol geliri elde etmektedir.

Bu rakam Türkiye'nin günlük tüketiminin yaklaşık yüzde 85'ine denk geliyor.

Birkaç kilometre ötede bu kadar petrol çıkarken bizim sınırlarımız içinde kalan bölgede olmaması elbette düşünülemez.

İhalenin İsraillilere verilmesi mecliste ciddi tartışmalara sebep olurken diğer alternatifler tartışılmaya başlandı. Bu alternatiflerden biri de bu işin NAMSA'ya (NATO'ya bağlı İkmal ve Bakım Ajansı'na) verilmesi idi.

Eğer bu seçenek değerlendirilirse Milli Emlak Genel Müdürlüğü Mardin'deki 49 bin, Hatay'daki 36 bin, Kilis'teki 34 bin, Gaziantep'teki 15 bin, Şanlıurfa'daki 55 bin ve Şırnak'taki 1600 dönüm toplam 18.500 dönüm mayınlı arazinin temizlenmesi işini NATO'ya havale etmiş olacaktır.

Şu anda ülkemize faydası mı zararı mı olduğunu sorguladığımız, sorgulamıyorsak sorgulamamız gereken NATO'ya.

Kaldı ki yukarıda da belirttiğimiz gibi ve bir sonraki yazıda ayrıntıları ile yazacağımız gibi işi NAMSA'ya verdiğinizde, NAMSA'ya vermiş olmayacaksınız. NAMSA'nın açacağı ihaleyi kazanan yabancı firmalardan bir tanesine vermiş olacaksınız.

Konunun önemine binaen mali portresine bakmak gerekirse;

Farklı hesaplama yöntemleri olmakla beraber Dünyada ortalama fiyat 1,5-7
USD/m2 arasında değişmektedir.

NAMSA Afganistan'da çeşitli fiyatlarla mayın temizleme firmalarına iş vermektedir. Bu rakam çalışılan ülkedeki iş gücü maliyetine oranla değişmektedir.

ABD/RONCO firması 7 USD/m2 gibi bir fiyata bu işi ABD devletinden almakta ancak Afgan işçilere ödediği ücret ise aylık 100-150 USD arasında değişmektedir.

Yine RONCO 7 USD/m2 fiyatla Bosna'da aldığı işi, Boşnak işçileri 1,5-2 USD/m2 fiyatla çalıştırarak son derece yüksek bir kar oranı ile ve en az 30 milyon dolarlık bir artı kazançla
yapabilmektedir..

Maliyetin yanında incelenmesi gereken bir diğer konu ise zaman ve
kullanılacak iş gücüdür.

* BM istatistiklerine göre her biri 6-8 kişilik mayın temizleme
timlerinden oluşan bir 28 kişilik bir takım ( her timin başında bir mühimmat
imha uzmanı bulunur) metal parçacık oranı düşük bir alanda bir günde
1200-1500 m2 temizler.

* Ortalama olarak bir günde 1300 m2 alan temizlendiğini temel alırsak,
sadece hafta tatillerini dinlenerek geçiren ve diğer tüm günlerde çalışan
bir takım için bir aylık temizleme kapasitesi ortalama 28600 m2 olacaktır.

* Bu durumda 100 mayın temizleme takımının bir aylık temizleme
kapasitesi 2.860.000 m2 olacaktır.

* Ortalama olarak 100 mayın temizleme timi bir yılda 34.320.000 m2 büyüklüğünde bir alanı temizlemiş olacaktır.

* Toplam alan 187,000.000 m2 olduğuna göre bu hızla yürütülen bir çalışma 5,4 yıl gibi bir zaman dilimi sonunda nihayetlenecektir.

* Bu da Ottawa konvansiyonuna imza koyarak ve bunu yasalaştırarak
verdiğimiz taahhüdün , ( Eğer yarın çalışmaya başlanırsa) 2013 yılında
gerçekleşmesi demektir.

* 100 Takım 2,400'ü mayın temizleyici, 400'ü de sürveyan olmak üzere toplam 2,800 kişi demektir

2,800 mayın temizleyicinin yeterince verimli çalışabilmesi için,
ihtiyaç duyulacak diğer hizmetler de dâhil olmak üzere toplam çalışan
sayısının 8,000- 10,000 arasında olması gerekmektedir.

*Sonuçlar;

* Türkiye'de mayından temizlenmesi öngörülen bölgeler II'nci derece, askeri yasak bölgelerle, güvenlik bölgeleri ve iç güvenlik harekâtı nedeniyle kirletilmiş sivil yerleşim alanlarını da kapsamaktadır. Askeri yasak bölgelerde yasak ve bölgeye tahditli girişler mayınlardan temizlendikten sonra da devam edecektir.

* Ülkemizde yapılacak mayından arındırma faaliyeti, insani
gerekliliklerin yanı sıra, adı geçen toprakların verimliliğinden ve
potansiyel petrol bölgesi olma ihtimallerinden dolayı ticari amaçlara
dayanarak gündeme gelmiş olmakla beraber, Ottawa konvansiyonundan çok daha önce meclis gündemini işgal eden Suriye sınırları içinde kalan
topraklarımızın geri alınması da kazanımlardan bir tanesi olacaktır.

* Mayından etkilenen sivillerin son derece küçük bir bölümü,
yanlışlıkla mayınlı sahalara giren yaşlı ve çocuklar olmakla beraber, büyük bir bölümü yasa dışı yollardan hududu geçerken mayına basan sınır köylüleridir.

* Bahse konu sahanın hudut hattı olması sebebiyle, herhangi bir
yabancı şirket veya kurumun tasarrufunda yapılacak olan her türlü faaliyet, güvenlik sakıncaları doğuracaktır.

* Temizlendikten sonrası için yapılacak planlama, temizleme
faaliyetinden ayrı bir şekilde düşünülmelidir.

* Bölgeye yapılacak temizleme faaliyeti ve tarım yatırımının
kaçakçılığı durduracağı düşünülse de daha etkin tedbirler alınmasını
gerektireceği gerçeğine rağmen, bu temizlik yapılmalı ve kontrolümüz
dışındaki topraklar yeniden hudutlarımız dâhiline katılmalıdır.

* Temizleme sonrasında ise bölge için yeni ve son derece verimli tarım alanları oluşacak, belki de zengin petrol yatakları bulunacaktır.

Öneriler;

* Mayın temizliği, MSB'nin ihale kontrolünde ve TSK'nin
koordinasyonunda planlanmalı ve yapılmalıdır. Temizlenecek olan bölgelerin bir kısmının terör tehdidi altında olduğu hatırlanırsa, çalışacak olan personelin güvenliğinin TSK tarafından sağlanmasının alternatifsizliği ortaya çıkacak ve sırf bu sebebin bile, koordinasyonun TSK'nin elinde olmasını zorunlu kıldığı görülecektir.

* Bu konuda uzmanlaşmış olan ülkelerden getirilecek olan profesyonel mayın temizleyiciler, ilk etapta pilot uygulama olarak kullanılmalı ve daha sonra bu iş için yine TSK'nin koordinasyonunda çalışacak yerli siviller Türk mayın temizleme firmaları tarafından eğitilerek zamanla tüm bölgelerde bunların çalışması sağlanmalıdır.

* Milli Mayın Temizleme Kurulunun başbakanlık bünyesinde ve TSK'nin teknik desteğinde kurulması planlanmalıdır.

* Bu sayede oluşacak olan istihdam alanı hem binlerce insanın işsizliğine çare olacak ve hem de bu faaliyete harcanan paranın ülke ekonomisine katkısı sağlanacaktır.

* Mayından temizleme faaliyetinin yaşamsal bir zorunluluk olmakla beraber ticari ve stratejik bir gereklilik olduğu göz önünde bulundurulursa hamasi ve altı boş teklifler yerine, kazançlı ve milli çözümler üretilecektir. Türkiye'de ortalama 1,5-2 milyar dolarlık bir mayın temizleme pazarı vardır.

* Mayın temizleme işi için yerli firmalar kurulmalı, bu firmalar dünyadaki diğer örnekleri ile rekabet edecek duruma gelmelidir. Bu tip yapılanmalar için gerekli olan teknik personel alt yapısını, TSK'den emekli olmuş ve konunun uzmanı olan çok sayıda insan pekâlâ karşılayabilir.

* Türkiye'deki mayın temizleme faaliyeti dünyanın diğer bölgelerindeki potansiyel işler için son derece geçerli bir referans olacağından tamamen yerli firmalarımız bu ihtiyacımızı karşılamalıdır.

* Bu faaliyeti kendi bünyesinde yürüten ülkeler için çok sayıda hibe kredisi ve yardım fonu bulmak imkânı vardır. Hizmet alımı yoluna gidilmesi bu imkândan da faydalanmamızı engelleyecektir.

Ottawa konvansiyonunun tanıdığı süre hızla tükenirken Kendi rızamızla
onayladığımız Ottowa sözleşmesi şartlarını yerine getirmeyerek uluslar arası camiada ayıplı ve suçlu duruma düşmeden süratle hareket etmek ve başka çözümlere mecbur kalmadan, kendi çözümümüzü üretmek zorundayız.

Kaldı ki ülke menfaati için milli gelir kaybına uğramamak ve 50 yıldır büyük maddi ve manevi kayıplara neden olan Suriye sınırındaki paha biçilmez toprakların tarıma kazandırılması siyasi, toplumsal ve askeri açıdan gerekli ve zorunlu olan budur.

Mayınlı alanlarda yer alan ve MÖ.3000 yıllarında atalarımızın Orta Asya'dan gelerek kurduğu Karkamış Şehri, meşhur Gılgamış destanının yazıldığı tarihi
anıt şehirlerinin ve Kamışlı-Nusaybin arasında hemen mayınlı alanların
yanındaki Mezopotamya'nın Efes'i DARA şehrinin de Turizme kazandırılması da
ayrıca çok önem kazanmaktadır.

Kısaca Türkiye'nin 50 yıl önce Suriye sınırında çeşitli nedenlerle döşediği
mayınlı alanları tarıma kazandırmanın, diğer bölgelerdeki mayınlı alanların
temizlenmesinin ülkeye getireceği sosyal ve ekonomik faydalar çok önemlidir.

Gelecek yazıda Türkiye'de mayın temizleme işine girmek isteyen NAMSA
hakkında,

Türkiye'de mayın temizlemek isteyecek yerli firmaların nasıl
organize olacağı,

Türkiye'deki mayın temizleme işinin Milli Mayın ajansımız
tarafından organize edilmesi,

CHP tarafından hükümetin konu ile ilgili icraatından dolayı Danıştay'da açılan dava ve dünyadaki mayın temizleme pazarını ellerinde tutan mayın karteli hakkında birkaç kelam edeceğiz vesselam.


OKTAY YILDIRIM
09-04-2007