Evinin seni içine sigdiramayacak kadar dar oldugunu fark edeceksin... Sokaga firlayacaksin... Sokaklar da dar gelecek... Tipki vücudunun yüregine dar geldigi gibi... Ne denizin mavisi açacak içini, ne piril piril gökyüzü... Kendini tasiyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin... Birileri sana bir seyler anlatacak durmadan... "Önemli olan saglik." "Yasamak güzel." "Bos ver, her sey unutulur." Sen hiçbirini duymayacaksin... Göz yaslarindan etrafi göremez hale geleceksin... Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarinda ölmek isteyecek kadar çok seveceksin... Hep ondan bahsetmek isteyeceksin... "Ölüme çare bulundu" ya da "Yarin kiyamet kopacakmis" ödeseler öbasini kaldirip Ne dedin?" diye sormayacaksin... Yalniz kalmak isteyeceksin... Hem de kalabaliklarin arasinda kaybolmak... Ikisi de yetmeyecek... Geçmişi düşüneceksin... Neredeyse dakika dakika... Ama kötüleri atlayarak... Onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin... Gittigin yerlere gitmek... Bu sana hiç iyi gelmeyecek... Ama bile bile yapacaksin... Biri sana içindeki aciyi söküp atabilecegini söylese,kaçacaksin... Aslinda kurtulmak istedigin halde, o aciyi yasamak için direneceksin... Hayatinin geri kalanini onu düsünerek geçirmek isteyeceksin.... Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin... Herkesi ona benzetip... Kimseyi onun yerine koyamayacaksin... Hiçbir sey oyalamayacak seni... Ilaçlara siginacaksin... Birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu unutturmayan. Sadece bir müddet buzlu camin arkasindan seyrettiren... Bütün sarkilar sizin için yazilmis gibi gelecek... Bogazin dügümlenecek, dinleyemeyeceksin... Uyumak zor, uyanmak kolay olacak... Sabahi iple çekeceksin... Bazen de "Hiç günes dogmasa" diyeceksin... Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler... Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin... Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çikana sarilmak isteyeceksin Nafile... Düsüncesi bile tahammül edilmez gelecek... Rüyalar göreceksin, gerçek olmasini istedigin... Her siçrayarak uyandiginda onun adini söyledigini fark edeceksin... Telefonun çalmasini bekleyeceksin... Aramayacagini bile bile... Her çaldiginda yüregin agzina gelecek... Aglamakli konusacaksin arayanlarla... Yüregin burkulacak... Canin yanacak... Bir daha sevmemeye yemin edeceksin... Hayata dair hiçbir sey yapmak gelmeyecek içinden... Onun sesini bir kez daha duymak için yani tutusacaksin... Defalarca aradigi günlerin kiymetini bilmedigin için nefretedeceksin... Yasadigin sehri terk etmek isteyeceksin... Onunla hiçbir aninin olmadigi bir yerlere gidip yerlesmek... Ama bir umut... Onunla bir gün bir yerde karsilasma umudu... Bu umut seni gitmekten alikoyacak... Gel gitler içinde yasayacaksin... Buna yasamak denirse... Razi misin bütün bunlara...? Hazir misin sonunda ölüp ölüp dirilmeye...? O halde asik olabilirsin
Blogda Ara
Güzel düz yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güzel düz yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14.06.2010
7.01.2010
HAYAL KIRIKLIKLARIMIZ
Hepimizin hayatında hayal kırıklıkları vardır... Yaşadığımız büyük hayal kırıklıkları... O korkunç gerçekle yüzleştiğimiz anlar… En çok da ilişkilerimizde yaşadığımız hayal kırıklıkları acıtır canımızı…
Ulaşmaya çalıştığın şeyin aslında o şey olmadığını, yıllarını boşa verdiğini anlamak gibi...
Bir şarkıyı söylerken bi...rden artık o şarkıyı kimsenin hatırlamadığını anlamak gibi...
Hayaline dokunup..Onunla olamamak gibi
Bir gece uyanıp yanındakine tüylerin ürpererek bakmak gibi...
Ya da sen ona çok alıştığını farkettiğinde onun 'büyü bitti' demesi gibi...
Bir adım atabilsen herşey değişeceğini çözdüğün anda artık yürüyemediğini anlamak gibi...
Aniden herkesin içinde birine aşık olduğunu belli eden bir laf ettiğinde herkesle birlikte onunda gülmesi gibi...
Ya da hayatının aşkının gözünün ucunda bir damla olarak durması gibi..
Aşık olduğuna pişman olmak ama bir türlü tüketememek gibi...
Ya da yıllardır baktığın aynanın camının kırık olduğunu anlamak gibi...
Onurlu bir hayat yaşayım derken, bütün eğlenceyi kaçırdığını görmek gibi...
Ya da, onunla konuşmak için can atarken msn'de seni blokladığını anlamak gibi...
Kucağındaki kedinin aslında oyuncak olduğunu anlamak gibi...
Gece rüyada tuvalete gittiğini sanırken aslında uykuda yatağı ıslattığını anlamak gibi...
Yıllar aynı devam ediyor derken, elini attığında yüzünde kırışıklıkların varlığını hissedip yaşlandığını anlamak gibi...
Yediğin kuru ekmek içinde en sevdiğin şeyin olduğunu hayal ederken birinin ekmeğinin içinin boş olduğunu söylemesi gibi…
Kimseye kendini anlatamadığın için acı çekerken, kendimi anlatmak zorunda olduğum bu insanların yanında işim ne demek gibi...
Ya da için kan ağlarken gülmeye çalıştığın için aslında hiç üzülmediğini düşünmeleri gibi...
Tatlı uykunda tatlı yerlerde gezinirken karanlık bir odada yapayalnız uyanmak gibi...
Çok şey hissettiğin birinin ardından koşup yetişmeye çalışırken tam yetiştim dediğin anda onun başkasına sarıldığını görmek gibi...
Ya da başını çevirdiğinde hiç kimsenin seni dinlemediğini anlamak gibi...
Sevdiğin adamla konuşabilmek için onu aradığında telefonun hep meşgul çalması ve onun başka biriyle konuşarak mutlu olduğunu anlamak gibi...
Ya da hayatını verdiğin kişinin senin yüzüne gülerken aslında seni o anda aldattığını dakika dakika saniye saniye öğrenip yıkılmak gibi...
Bazı sabahlar uyandığında hala bazı şeyleri unutmamış ve aşamamış olduğunu anlamak gibi...
Ya da aldattığın kişinin, çaresiz sandığın ve ona istediğini yapabileceğinden emin olarak eve girdiğinde artık evde olmadığını anlamak gibi...
Ve yine unuttum sandım dediğin anda bir şeyin sana onu hatırlatması gibi...
Ya da cok sevdiğin hayranı olduğun bir şarkıcının konserine bilet alıp gittiğinde aslında konserin önceki gün olduğunu öğrenmek gibi...
Yıllarca beklediğin kişinin hiç gelmeyeceğinden emin olduğun an gibi...
Ya da eskiden çok üzgün ve kırgın gittiğin evine yıllar sonra ayakta ve dimdik gittiğinde artık bunu göstereceğin annen ve babanın olmadığını anladığın an gibi...
Çok yaşamak istediğin bir ilişkinin boğazında bir düğüm olarak kalması gibi...
alıntı
Ulaşmaya çalıştığın şeyin aslında o şey olmadığını, yıllarını boşa verdiğini anlamak gibi...
Bir şarkıyı söylerken bi...rden artık o şarkıyı kimsenin hatırlamadığını anlamak gibi...
Hayaline dokunup..Onunla olamamak gibi
Bir gece uyanıp yanındakine tüylerin ürpererek bakmak gibi...
Ya da sen ona çok alıştığını farkettiğinde onun 'büyü bitti' demesi gibi...
Bir adım atabilsen herşey değişeceğini çözdüğün anda artık yürüyemediğini anlamak gibi...
Aniden herkesin içinde birine aşık olduğunu belli eden bir laf ettiğinde herkesle birlikte onunda gülmesi gibi...
Ya da hayatının aşkının gözünün ucunda bir damla olarak durması gibi..
Aşık olduğuna pişman olmak ama bir türlü tüketememek gibi...
Ya da yıllardır baktığın aynanın camının kırık olduğunu anlamak gibi...
Onurlu bir hayat yaşayım derken, bütün eğlenceyi kaçırdığını görmek gibi...
Ya da, onunla konuşmak için can atarken msn'de seni blokladığını anlamak gibi...
Kucağındaki kedinin aslında oyuncak olduğunu anlamak gibi...
Gece rüyada tuvalete gittiğini sanırken aslında uykuda yatağı ıslattığını anlamak gibi...
Yıllar aynı devam ediyor derken, elini attığında yüzünde kırışıklıkların varlığını hissedip yaşlandığını anlamak gibi...
Yediğin kuru ekmek içinde en sevdiğin şeyin olduğunu hayal ederken birinin ekmeğinin içinin boş olduğunu söylemesi gibi…
Kimseye kendini anlatamadığın için acı çekerken, kendimi anlatmak zorunda olduğum bu insanların yanında işim ne demek gibi...
Ya da için kan ağlarken gülmeye çalıştığın için aslında hiç üzülmediğini düşünmeleri gibi...
Tatlı uykunda tatlı yerlerde gezinirken karanlık bir odada yapayalnız uyanmak gibi...
Çok şey hissettiğin birinin ardından koşup yetişmeye çalışırken tam yetiştim dediğin anda onun başkasına sarıldığını görmek gibi...
Ya da başını çevirdiğinde hiç kimsenin seni dinlemediğini anlamak gibi...
Sevdiğin adamla konuşabilmek için onu aradığında telefonun hep meşgul çalması ve onun başka biriyle konuşarak mutlu olduğunu anlamak gibi...
Ya da hayatını verdiğin kişinin senin yüzüne gülerken aslında seni o anda aldattığını dakika dakika saniye saniye öğrenip yıkılmak gibi...
Bazı sabahlar uyandığında hala bazı şeyleri unutmamış ve aşamamış olduğunu anlamak gibi...
Ya da aldattığın kişinin, çaresiz sandığın ve ona istediğini yapabileceğinden emin olarak eve girdiğinde artık evde olmadığını anlamak gibi...
Ve yine unuttum sandım dediğin anda bir şeyin sana onu hatırlatması gibi...
Ya da cok sevdiğin hayranı olduğun bir şarkıcının konserine bilet alıp gittiğinde aslında konserin önceki gün olduğunu öğrenmek gibi...
Yıllarca beklediğin kişinin hiç gelmeyeceğinden emin olduğun an gibi...
Ya da eskiden çok üzgün ve kırgın gittiğin evine yıllar sonra ayakta ve dimdik gittiğinde artık bunu göstereceğin annen ve babanın olmadığını anladığın an gibi...
Çok yaşamak istediğin bir ilişkinin boğazında bir düğüm olarak kalması gibi...
alıntı
4.05.2009
ARAMIZDAKİ GÖRÜNMEZ BAĞLAR
Tek başıma hiç sorunun yanıtını bulamıyorum.Hep yeni
hayatlar yaşamayı isterken kendimi aynı hayatı tekrar
tekrar yeniden yaşarken buluyorum... Sisli bir gecede
yolunu kaybetmiş gemilere benzetiyorum kendimi...
Yanına gidip konuşmak isteğim insanları da işte bu
kayıp gemilere benzetiyorum. Uzaktan soluk ışıklarını
görüyorum... Ama ne onlar bana yaklaşabiliyorlar, ne
ben onlara... Sisli gecede birbirimize uzaktan bakıp
yeniden kendi kayboluşlarımıza karışıyoruz... Umudum
kalmadı artık; bu dünyada düşüncelerimi, beni,
duygularımı gerçekten anlayacak birini bulmam imkansız
görünüyor artık bana... Ama evimde duramıyorum yine
de... Kendimi sokaklara atmak, insanlarla konuşmak,
kendimi onlara anlatmak istiyorum. Dinliyor gibi
gözüküp dinlemeseler de, anlıyor gibi yapıp gerçekte
anlamasalar da...
Anılar birer zorba gibi yükleniyorlar üzerime.
Durmadan hesap soruyorlar benden... Tekrar tekrar aynı
görüntüler belleğimi kanatıyor... Ve hep o yüz...
Yüzdeki o ışık ömrümü ortadan ikiye bölüyor. Ne geriye
dönebiliyorum, ne ileri gidebiliyorum... Öğrendiğim
her yeni bilgi eski inançlarımı koyulaştırmaktan başka
bir şeye yaramıyor... O yüzün sahibine kaderini
anlatmak isterdim... Oysa o yüz ışığının farkında bile
değil. Kendisine rağmen yaşıyor o ışık yüzünde... O
yüz ki sevgiden önce nefret etmeyi öğrenmiş... O da
kayıp bir gemi ve o da bu kanlı sisin içinde yitirdiği
yolunu arıyor...
Her kayıp gemi bana kırılgan ve bitimli aşkları
hatırlatıyor... Dostluklar sisin ortasındaki kayıp
gemiler gibi boğulmuş insan sesleri çıkarıyor... Ziyan
olmuş hayatlar bu sisi biraz daha koyultuyor... Her
talihsiz karşılaşma başka bir karşılaşmayı daha
talihsiz kılmaya gidiyor... Her ziyan edilmiş hayat
başka bir hayatı ziyan etmeye gidiyor...
Evimin duvarları bile ayrılığın şarkısını söylüyor.
Bir başıma dinlemek istemiyorum ayrılığın
şarkısını...Ayrılık zorba anılarıyla geliyor... Her
zorba anı beni ayrılığın karşısında küçük düşürüyor:
Onunla görüşmeye ara verdiğimiz bir dönemdi. Bu defa
biraz uzun sürmüştü. Ama hasret yine ağır basmış ve
yeniden bir araya gelmiştik. O zaman itiraf etmişti
biriyle birlikte olduğunu. Hiç unutmuyorum, ilk tepkim
kaç kez oldun, onunla kaç kez yattın, demek olmuştu.
Yüzüme çok tuhaf, ve o güne dek hiç bakmadığı gibi
bakmıştı... Sadece, ilk bu mu geldi aklına, seni
tanıyamıyorum, demişti... Neden ilk tepkimin o
olduğunu bugün bile anlamış değilim; ama ne zaman
aklıma gelse yüzüm kızarır, utanırım... Ve daha
binlerce zorba, acıtan anı...
Bu anıların verdiği acıdan kurtulmak için insanların
arasına karışmak istiyorum. Demir parmaklıkların
arkasında değilim, istediğim yere gidebilirim,
istediğim her şeyi yapabilirim; ama ne yapsam, nereye
gitsem hep aynı şeyleri hatırlayan belleğimin
tutsağıyım sanki... Ben değil, bu zorba anılar
götürüyor beni istediği yere... Sevgi nasıl
bulaşıcıysa nefret de öyle bulaşıcı... Nasıl bakıyorsa
insan dünyaya, öyle görüyor ne görüyorsa... Kararmışsa
gönlü insanın, nereye baksa orada kararmış gönüller
görüyor... Dibe vurmuşsa hayatı, kimi görse dibe
vurmuş sanıyor... Hem öyle bir gece ki bu gözlerim
kapanmayı bilmiyor... Gözlerim nereye baksam
varlığımın o eski bataklığına çekiyor beni... Oysa
hayallerimin rüzgarı beni benden alıp uzaklara
götürsün isterdim... Ama hayallerimin kanatları beni
anılarımdan koparacak kadar güçlü değil... Hayallerim
beni, ben anılarımı seyredip duruyorum...
İnsanlardan ne kadar umudu kessem de yine de insansız
yapamıyorum. Beni dinlemeyecekleri, asla
anlamayacaklarını bilsem de onlara hayatımı anlatmayı
seviyorum... Hem korkuyorum onlardan, hem
korkularımdan kurtulmak için onlara sarılıyorum yine
de..
Tek başıma dolaşıyorum Beyoğlu'nda..Gecenin kim bilir
hangi saati, yine de her yer insan dolu.. Kimse evine
gitmek istemiyor sanki... Gece koyulaştıkça yalnızlık
derdi artıyor... Sadece benim evimin duvarları değil,
bütün evlerin duvarları sanki aynı ayrılık şarkısını
söylüyor. Kimse tek başına bu şarkıyı dinlemeye
katlanamıyor... Evler saçmalığın kederinde boğulmuş,
yanlış yerde arıyor herkes kendisini... Anılar zorba,
bellek yorgun, hayaller kanatsız... Kimin gözlerine
baksam, bu gördüğün ben değilim, ben aslında çok
başkasıyım, diyor... Kimi sevsem bu sevgiyle
yarışacağı yerde benimle yarışıyor... Kim beni sevse
bu sevgide önce kendi yaralarını onarmaya çalışıyor...
Sevgi bir eliyle çağırıyor, korku iki eliyle itiyor...
Kim beni öpse ayrılığın ipini geçiriyor boynuma...
Nereye gitsem, oraya benden önce anılarım gidiyor...
Oraya benden önce sevgiyi öğrenmeden önce nefreti
öğrenen kadın gidiyor... Nereden dönsem ardımda
küskünlüğüm kalıyor... Kimse kurtulamıyor bu
küskünlükten. Şiirler, aşk nefret etmektir, diye
bitiyor...
Taksim'de gecenin bir yarısı tek başıma dolaşıyorum...
Bunca geç bir saate rağmen her yer öylesine gürültülü
ve kalabalık ki... Onca gürültüye ve onca kalabalığa
rağmen her yer aslında öylesine sessiz ve ıssız ki...
Sanki insanlar bu ıssızlığı ve sessizliği gizlemek
için durmadan boylukta dolaşıp duruyor ve anlamsızca
konuşuyorlar...
Biraz kuytu, kalabalıktan biraz uzak bir banka
oturuyorum... Sanki her yer gözüküyor bu banktan.
Ayaklarımın altından mahvolmuş hayatların yanık suları
geçiyor... Güçsüz düşmüş inancım aşkımı ne kadar
kirletmeye çalışsa da sanki bir el durmadan yıkayıp
arıtıyor onu...
Kendimle o kadar meşgulüm ki, biraz geç fark ediyorum
yanımda orta yaşlı bir adamın oturduğunu. Uzaklara
bakıp, benimle hiç ilgilenmiyormuş gibi davransa da
beni düşündüğünü anlıyorum... Uzaklara baksa da
hayretle ve acıyla aydınlanmış gözlerini görüyorum...
Yüzüme bakmadan soruyor: Gece ne kadar sessiz değil
mi... Şaşırıyorum benimle aynı şeyi düşündüğüne...
Evet, diyorum bir an durakladıktan sonra... Onca
gürültüye rağmen öylesine sessiz ki... Çünkü, diye
devam ediyor, kimse kimseyi dinlemiyor, herkes
kendisine öylesine gömülmüş ki... Neden böyle? diye
soruyorum ona... Ellerini kavuşturup uzaklara bakarak
yanıtlıyor beni: Hepimiz kendimizi başkalarından çok
farklıyız sanıyoruz, ama aslında birbirimize o kadar
benziyoruz ki... Bu yüzden birbirimize ne denli çok
görünmez bağlarla bağlı olduğumuzu bir bilsek her şey
öylesine değişecek ki... Ama bu bağları göremiyoruz
bir türlü... Herkes kendisi diye bilmediği bir
başkasını anlatıyor ve sonra yeniden kendi karanlığına
gömülüyor... Birlikte ama yalnızız, çok yalnızız...
Bilir misiniz, İbranice'de bu iki sözcük tek bir
harfle ayrılır...Yalnız, yahid, demektir, birlikte ise
yahad...
Sonra usulca dönüp yüzüme bakıyor: Bana hikayenizi
anlatır mısınız, diye soruyor... Şaşırmıyorum bu
sorusuna. Yalnızlık ve hayatın bu korkunç belirsizliği
öylesine hırpalamıştı ki ruhumu, ona kendimden
bahsedersem az da olsa bir teselli bulacağımı
hissediyorum... Kanlı bir sisin içinde kaybolmuş
gemilere benzettiğim insanları... Ziyan olmuş
hayatları... Aşkların nasıl bu kadar kısa bir sürede
nefrete dönüştüğünü... Yaralarını onarmak için
ilişkiye girenleri, sevmekten korkanları... Zorba
anıları, yorgun bellekleri, kanatsız kalmış
hayalleri... Her talihsiz karşılaşmanın başka bir
karşılaşmayı daha talihsiz kıldığını...Yalnızlığımı ve
hayatın o korkunç belirsizliğini..Artık beni anlayacak
birini bulmaktan ümidi kestiğimi anlatıyorum ona..
Derin bir nefes alıyor ve sonra yine şehrin solgun
ışıklarına bakarak yanıtlıyor: Öyle demeyin.Sizi
anlayacak birileri mutlaka vardır.Hem yalnızlık bizi
olgunlaştırır, yeni keşiflere hazırlar.Belirsizlikse
çoğu kez özgürlüğün kapılarını açar bize. Biraz önce
söyledim, hepimiz görünmez bağlarla bağlıyız
birbirimize.İşte bu bağları görebilmek ve birbirimizi
anlamak için daha çok çaba harcamalıyız. Bize çoğu kez
anlamsız görünen olayların, tesadüflerin ardındaki
gizli anlamlı göremiyoruz...
O şimdi ne yapıyordur...
Kim, diye soruyorum şaşkınlıkla...
Ayrıldığınız insan. Sizi anlamadığını düşündüğünüz...
İçimden karanlık bir ürperti geçiyor: Uyuyordur, bu
konuştuklarımızdan hiç haberi yoktur. Dantellerle,
pullarla kaplı yastığında uyuyordur, diyorum...
Bence o şimdi sizin uykunuzu uyuyordur, sizin rüyanızı
görüyordur.Kim bilir belki birazdan uykusundan
ağlayarak uyanacak ve bu konuşmayı duymadan
duyacaktır... Sizin varlığınızda onun için
yaşattığınız her duyguyu hissedecektir... Hiç tahmin
edemeyeceğimiz işaretlerle anlayacaktır bunu...
İnsanlar arasındaki bu büyüye inanmak gerekir.
Karşılaşmalara, tesadüflere inanmak gerekir.
Mucizelere... Yaşadığımız her şeyin, en anlamsız
görünenin bile ardında bir anlam yatar... Size kendi
hikayemi anlatmamı ister misiniz...
Elbette, diyorum merakla, dinlemeyi çok isterim...
Ben birini öldürdüm biliyor musunuz... Bunu der demez
susup etraftaki o gürültülü sessizliği dinliyor bir
an. Neye uğradığımı şaşırıyorum. Adamın önce yüzüne
sonra da büyük bir dikkatle ince uzun parmaklarına
bakıyorum...Bana böylesine huzur veren ve bilgelik
dolu şeyler anlatan bu insan bir katildi öyle mi...
Yo, bana öyle bakmayın, dedi gayet sakin bir
tavırla...Ben de birini öldürmeden önce insan
öldürmenin kendim için ne kadar imkansız olduğunu çok
düşünmüşümdür hep. Ama birini öldürmek çok anlık bir
şey. O an zaten siz siz olmuyorsunuz. Bir başkası
giriyor sanki içinize... Şaşkınlığım sürdüğü için
lafını kesiyorum: Neden öldürdünüz peki...Bir sakıncası
yoksa söyleyebilir misiniz:
Bencillik... Kibir... Ruhumu körleştiren arzular...
Kıskançlık... Daha çok şey eklenebilir bunlara...
Hepimizin içinde var bu duygular... Dilerseniz devam
edeyim... Bu korkunç olaydan önce durumum çok iyiydi.
İyi bir evliliğim, çok sevdiğim bir kızım, iyi bir
çevrem vardı... Karım beni terk etti. Kızım bu olay
yüzünden beni reddetti... İşimi, çevremi, dostlarımı
kaybettim. Kimse arayıp sormaz oldu. Dayanılması çok
güç yıllardı. Geçmişimi bir saplantı haline
getirmiştim. Demiştiniz ya, anılar zorbadır, diye...
İşte o zorba anılarda kurtulmak bu hayatımın üstüne
çıkabilmek için kendimi kitaplara adadım. Elime ne
geçerse okuyordum. Felsefe, psikoloji, dinler tarihi,
edebiyat... Kitaplar olmasaydı o korkunç yıllar başka
nasıl geçerdi ki... Sonra bir gün artık özgürsün,
dediler. İnanamadım özgür olduğuma. Ama bir amacınız
yoksa, sevdikleriniz yoksa özgür olmanın pek bir
anlamı yok... Günlerce karımı aradım, ama bulamadım.
Kızımdan da bir haber yoktu... Ne dostlarım, ne param,
ne de bir işim vardı. Bunca işsizlikte hapishaneden
çıkan, sabıkalı bir adama kim iş verir? Hem de bu
yaşta birine... Günlerce başıboş dolaştım.Orada burada
yattım. Nereye gidecektim, ne yapacaktım...
Kitaplardan öğrendikleriniz bir yere kadar size
yardımcı oluyor... Hayat başka bir şey... İntihar
etmek istedim, onu bile beceremedim. Bir gün garip bir
rastlantı sonucu çok eski bir arkadaşımla karşılaştım.
Çok zengin olduğunu duymuştum. Bir yerde oturduk, ona
başıma gelenlerden bahsettim. Anlattıklarımdan çok
etkilendi. Gözlerinden okudum bunu... Artık benim için
hayatın bir anlamı kalmadığını, ölmek istediğimi
söyledim ona. Aslında içten içe bana yardımcı
olmasını, iş bulmasını ya da biraz para vermesini
istiyordum... Benim sana verecek hiç param yok, dedi.
Neden, diye sordum, çok zengin olduğunu duyduğumdan
bahsettim. Artık değilim, dedi. Bütün paramı, mal
varlığımı kimsesiz kalmış sokak çocukları için kurduğu
bir vakfa bağışlamış. Zenginlik ruhunu kirletmiş...
Ruhunu kurtarmak, arınmak için bu amaca adamış
kendini... Eğer ölmek istiyorsan seni engelleyemem.
Karar senin, ama dilersen gel benimle vakıftaki
işlerimde bana yardımcı ol. Yatacak bir yerin olur, üç
öğün karnını doyurursun. Sana başka bir şey veremem...
Bunları söyleyip sustu ve gözlerini hiç kaçırmadan
gözlerime baktı... İşte o an onun gözlerinde kendi
kaderimi gördüm.İnsanların arasındaki o görünmez
bağlar vardır, demiştim ya, işte onunla aramdaki o
bağı gördüm. O işareti ve o mucizeyi... Tamam, dedim,
kabul ediyorum... Ve o gün bu gündür onunla kimsesiz
sokak çocukları için çalışıyorum. Hayatımın anlamı
buymuş meğerse benim. Bugüne dek bütün yaşadıklarım bu
günlere bir hazırlıkmış... O karşılaşma anından sonra
her şeye böyle bakıyorum artık... Her birimizin bir
başkasının üzerinde mutlaka bir etkisi vardır... Yeter
ki aramızdaki o bağı görelim...
Sonra yine susup o dingin, o huzur gülümseyişiyle
uzaklara bakmayı sürdürüyor..
O susuyor, ama benim içimde bambaşka bir konuşma
başlıyor bu defa. İnsanlar arasındaki o görünmez
bağların varlığını bildiğim halde neden görmek için
daha fazla çaba harcamadığımı soruyorum kendime...
Karşılaştığım insanlardan çok kendi benliğime takılı
kalmıştı gözlerim... Kendimi keşfetmeye harcadığım
enerjinin birazı da başkalarını keşfetmeye çalışsaydım
anılarım bu kadar zorba olmazdı bana... Belleğim bu
kadar yorgun, hayallerim bu denli kanatsız
olmazdı...Ayrılsam da, bir daha onu görmeyecek olsam
da, bir zamanlar o çok sevdiğim insanın uykuya
daldığında benim rüyamı göreceğini bilmezden
gelmezdim...
Bu iç konuşmalarımı o sırada önümüzden geçmekten olan
bir şair arkadaşım bölüyor. Haberin var mı, diyor, Ece
Ayhan bu gece öldü...Ustayı kaybettik... Bir an ne
diyeceğimi bilemiyorum. Bu gece her şey o kadar üst
üste gelmişti ki benim için... Binlerce anı üşüşüyor
beynime o an... Ama bu defa anılar eskisi gibi zorba
değildi... Her anı bir diğerine ekleniyor; her anlam,
her görüntü, her işaret bir diğerine bağlanıyor ve
bağlandıkça yine anlamlar, yeni değerler
kazanıyordu... İster misiniz, size Ece Ayhan'la ilgili
bir hatıramı anlatmamı, diye soruyorum yanımdaki
adama... Yanıt vermeden sadece başını sallıyor ve
yüzündeki incecik hüzünle gülümsüyor...
Ece Ayhan hayatımda çok önemli bir yer tutar... Sadece
benim için değil, bu ülkede şiir yazan, şiir okuyan,
şiiri seven birçok insan için de çok önemliydi o...
Anlaşılması güçtü, çok kapalıydı şiirleri, ama garip
büyü, bir tılsım vardı onlarda... Sanki bilinçaltımızı
okurdu o... Bu ülkenin bilinçaltını... Hayatımda
vazgeçilmez bir değeri olan şair Nilgün Marmara da onu
çok önemserdi. Ece Ayhan şiirinin sıkı takipçisiydi.
Dahası aralarında çok sıkı bir dostluk vardı. Ece
Ayhan'ı evinde ağırlar, onu kollar ve gözetirdi. Bir
gün Nilgün Marmara yaşamaktan vazgeçti ve kendisini bu
hayatın öte tarafından çağıranların yanına gitti.
Beşinci kattaki evinin penceresinden boşluğa bıraktı o
narin, o kırılgan bedenini... Ne acıydı ki birileri bu
intihardan Ece Ayhan'ı sorumlu tuttular... Hatta bu
suçlamayı yazıya dökenler bile oldu. Bir şiirinde;
'Her yakın zulmün küçük hisseli uzak ortağı' dediği
içindi belki de... Bu dedikodular ve suçlamalar
etkisini göstermiş olacak ki, bir akşam Ece Ayhan
arkadaşlarıyla bir meyhanede otururken kızın biri
yanına bir şey söylemek maksadıyla yaklaşmış ve
arkasına sakladığı bir şişe kırmızı şarabı başından
aşağı dökmüş... Ece Ayhan hiçbir şey yapmamış, ama
sadece şunu söylemiş; babalarına yapamıyorlar, bana
yapıyorlar; çünkü güçleri bana yetiyor... Bunu
duyduğumda çok üzülmüştüm. Çünkü o üzerindeki ceketten
başka ceketi yoktu Ece Ayhan'ın... Eminim, kırmızı
şarapla lekelenen o ceketini temizleyiciye verecek
parası bile yoktu...
Bu sırada yanımdaki adam sözümün arasına giriyor: Kim
bilir, belki de Ece Ayhan'ın başından aşağı şarap
döken o kız benim kızımdır... Bunu bana yapmayı çok
isteği halde yapamadığı için ona yapmıştır... Çünkü
onu küçük yaşta hapse girerek babasız bıraktığım için
beni hiç affetmedi... Ama lütfen siz devam edin...
Bu olaydan birkaç gün sonra babam öldü. Önce Nilgün,
ardından babam... Nasıl bir rastlantıydı bu... Hayatta
en çok sevdiğim iki insanı peş peşe kaybetmiştim...
Bir gün eve gittiğimde annemi gözyaşları içinde
babamın elbiselerini fakirlere, ihtiyacı olanlara
dağıtmak için torbalara yerleştirdiğini gördüm.
Babamın bir ceketini istedim annemden... Ne
yapacaksın, diye sordu. Kim olduğunu sorma anne,
birine vereceğim sadece, dedim... Pekiyi, sen
bilirsin, deyip bir ceket uzattı bana, sonra da
babamın diğer elbiselerini katlayıp torbalara
doldurmaya devam etti... Babamın ceketini önce bir
temizleyiciye verip temizlettikten sonra Ece Ayhan'a
götürüp hediye ettim. O zaman Tarlabaşı'nda virane bir
evde kalıyordu... Zahmet etmişsin, ihtiyacım olduğunda
giyerim, dedi sadece... Aradan bir iki hafta geçti.
Bir gün annemle oturmuş konuşurken, biliyor musun dün
gece baban rüyama girdi, ceketini verdiğin adamı
sordu, söyle ona dedi, ceketimi verdiği adam çok iyi
bir insanmış, iyi bir şey yapmış, dedi... Sahi kime
verdin o ceketi, diye sordu annem... Tanımazsın anne,
sorma, diyerek gözyaşları içinde yanından ayrılıp öbür
odaya geçtim...İşte sizin söylediğiniz o görünmez
bağlar... O işaretler, o mucizeler...
Daha konuşacak ne vardı ki; neredeyse sabah oluyordu,
ama gözlerim kapanmak bilmiyordu... Kalkıp yanımdaki
adama son kez bakıyorum ve ona veda ederken şunu
soruyorum: Pekiyi, siz ne arıyorsunuz bu saatte, bu
bankta kimi neyi bekliyorsunuz? O dingin, o
gözyaşlarıyla biraz daha aydınlık bakan gözleriyle:
Kim bilir belki de sizi bekliyordum, diyor... Bana
hikayenizi anlatmanızı bekliyordum...
CEZMİ ERSÖZ
31.08.2008
VARLIĞININ CANI CEHENNEME, YOKLUĞUNU ALMA BARİ..

Bana seni yazdıran yarım kalmışlığındır...
Bu gece yokluğunun dökümünü yapıyorum. Aylar önce sensizliğe yazdığım şiiri okudum, bir de dün gece yazdığımı... Hiç fark yok... Neden azalmıyorsun bende? Neden gidişin dün gibi? Neden sana yazdığım her yazı, hep aynı yerde tıkanıyor? Ben bugüne kadar kimseyi yokluğunda bu kadar önemsemedim... Kimseyi yokluğunda bu kadar özlemedim... ve şuna emin ol; hiç kimse, yok'ken bu kadar sevilmedi... Benim karşıma "aşk" diye bu sonucu çıkaran, yarım kalmış'lıktan başka bir şey değil, bunun farkındayım...
Ama iyi ama kötü, bitmeli her hikaye! Sen bitmedin..... Bitmeyensin... Ayrılığın adını koyamadık sevgilim. İşte bu yüzden kopamadık birbirimizden bir türlü......
Ben yarım kalan ve adı konmayan hiç birşeyi unutmam... unutamam..... içimde sızısı kalır. Ya herşey yaşanacağı yere kadar yaşanıp sona ermeli ya da ayrılık sözkonusu olduğunda bir daha kimsenin çıtı çıkmamalı! Biz bunu başaramadık, ayrılamadık! Sen yaşanıp da bitseydin eğer hatrıma gelmezdin. Seni bu kadar yazılası yapan, yarım kalmışlığındır...O gecenin sabahında, ayrılığın aklına nerden geldiğini biliyorum... Anlamıştın benim soyut' a tutkun olduğumu... O yüzden gittin kim bilir... Sevilmek için, güzel hatırlanmak için, kayıplara karışmayı tercih ettin... haklıydın belki de... Olağan hiç birşeyi sevemedim ben hayatım boyunca..... Herkesin, her an yaşadığı hiç birşeyi benimsemedim... Ben yaşadığım hiçbir aşkı hayatın akışına bırakmadım. Bunu yapanlar her zaman kaybeder... Zaman denilen kavram düşmanıdır aşkın... eğer ortada aşk denen bir şey varsa, ne yapıp edip zamanı durdurmalı. Biz bunu başaramadık.... oysa bu o kadar zor bir şey değildi sevgili... Farklı bir dokunuş, ağızdan çıkan ve bugüne kadar kullanılmamış bir söz yeterdi zamanı durdurmaya..... Ben, aşktan söz açıldığında zamanı durduramayan kimseyi sevemedim... Ondandır belki de varlığında sevemediğim insanları, yokluğunda düşlemek.... Belki de onandır, yanındaylen yüreğinin gurbetine düştüğüm bir sevgiliyi, sılasında özlemek...Yokluğun hiç de adil değil... beni yok ediyor, seni var ediyor sevdiğim.....
Evet seviyorum seni varlığına rağmen! Üç mevsim değişti bu şehirde ama ben varlığınla-yokluğunun tezatını çözemedim...
Seni yaşamak istemiyorum! .... Öyle bir sen yarattım ki sen yokken, yaşanıldığı an yitirir anlamını... Sen yokken yarattığım sen, yasakladı sana dokunmamı... Sana düşman bir sen var içimde.... seni senle savaştıryorum, olan bana oluyor... Tam olarak hatırlamıyorum ama uzun zaman önce bir yerden duymuştum bu sözü, "HANİ RUHLARIMIZ ÖPÜŞÜR YA? BAŞKASINDAYKEN AĞZIMIZ..." şu an varlığınla yokluğunun tezatını bu şekilde tanımlıyorum, seni senle savaştırırken mağlup olan yüreğime... Birkaç ay geçtikten sonra, daha anlaşılır bir tanım bulabilirim elbet ama şimdi gerçek olan bu;
RUHLARIMIZ ÖPÜŞÜYOR SEVGİLİM...
Gidişin beni yaralamadı, aksine daha bir sevilir hale geldin...
Varlığındaki seni, yokluğundaki sen kadar sevemezdim... "Keşke sen yanımda oslaydın, keşke bir şeyler yapıp da seninle zamanı durdursaydık" diye hayıflanmıyorum artık..... Her ne kadar adı konmasa da bir kopuşun, her ne kadar vazgeçmeyi beceremesek de, ayrılık ihtiyaçtandı bu hikayede..Yazık! son sözü zaman söyleyecek..Yazık!bu sefer hayatın acımasız akışına bıraktık aşkı...Ben senden kalan ayrılığa bile yas tutamıyorum adam gibi! Bunu engelleyen senin varlığın... ben bunca zaman yokluğundaki senle hayatı paylaşsaydım ve böyle bir senle ayrılığı yaşasaydım, hiçbir şiir kolay kolay hayata döndüremezdi beni... işte bu kadar güzeldir senin yokluğun... işte bu kadar ayrılığına üzülmemi engelliyor varlığın.....
VARLIĞININ CANI CEHENNEME, YOKLUĞUNU ALMA BARİ..
BİR KADINI AĞLATMAK ZOR DEĞİLDİR..!!
Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında.
Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme,bir şarkıya,bir yazıya...
En az erkekler kadar yani !
Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur.
Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa,ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir.
Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan,
Gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe. !
İşte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının.
Yutkunamaz,nefes alamaz ; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır.
Gözleri buğulanır kadının sonra.
Ağlamayacağım,der içinden.Ama engel olamaz işte.
Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplanmaktadır...
Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın.
İnce ince süzülür yaşlar gözünden;önce birkaç damla,sonra bir yağmur seli
Ve kadın ağlar ; hem de çok.!
Sanmayın ki gidene ağlar kadın.!
Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan,orada bıraktığı yaradır.
O yaranın hiç kapanmayacağını,kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar..
Ama bilir misiniz,ağlamak kadınları olgunlaştırır.
Her damla ,daha çok kadın yapar kadınları.
Her damla bir derstir çünkü.
Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan,ağlama niye ağlıyorsun ki,değmez onun için derler..
Bilmediklerindendir böyle demeleri.
Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa ölürler.
İçindeki zehirdir onları öldüren.!
Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar,o irini temizlerler yaralarındaki.!
Çünkü bilirler,o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları..
Dönüşmemesi lazımdır oysa.O yüzden de bolca ağlarlar.
Zaman geçer sonra,kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler.
Umarım öğrenirler,yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini.
Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir.
Bunu bilir kadınlar,o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı..
Çok ağlayan kadınlar,bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında.
Her damla olgunlaştırır kadınları,
Evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür.
Küçüldükçe değerinin yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp,yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden..
Güçlü,yenilmez,mağrur ve aşka inanmayan...
İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye;hepsi kariyer derdinde olan..
Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar.
Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki,o kadar çok ağladılar ki.!
Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar,o yüzden kendilerine sarılıyorlar.
Çünkü biliyorlar ki sarıldıkları adamlar onları hak etmedi ; hem de hiçbir zaman.!
Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların..
Eee, o zaman niye sarılsınlar ki.!
Niye sarılalım ki.!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur..
Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır.
Bilin ki, artık artık aşkın olmadığına inanmıştır.
Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır.
Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme,bir şarkıya,bir yazıya...
En az erkekler kadar yani !
Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur.
Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa,ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir.
Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan,
Gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe. !
İşte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının.
Yutkunamaz,nefes alamaz ; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır.
Gözleri buğulanır kadının sonra.
Ağlamayacağım,der içinden.Ama engel olamaz işte.
Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplanmaktadır...
Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın.
İnce ince süzülür yaşlar gözünden;önce birkaç damla,sonra bir yağmur seli
Ve kadın ağlar ; hem de çok.!
Sanmayın ki gidene ağlar kadın.!
Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan,orada bıraktığı yaradır.
O yaranın hiç kapanmayacağını,kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar..
Ama bilir misiniz,ağlamak kadınları olgunlaştırır.
Her damla ,daha çok kadın yapar kadınları.
Her damla bir derstir çünkü.
Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan,ağlama niye ağlıyorsun ki,değmez onun için derler..
Bilmediklerindendir böyle demeleri.
Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa ölürler.
İçindeki zehirdir onları öldüren.!
Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar,o irini temizlerler yaralarındaki.!
Çünkü bilirler,o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları..
Dönüşmemesi lazımdır oysa.O yüzden de bolca ağlarlar.
Zaman geçer sonra,kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler.
Umarım öğrenirler,yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini.
Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir.
Bunu bilir kadınlar,o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı..
Çok ağlayan kadınlar,bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında.
Her damla olgunlaştırır kadınları,
Evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür.
Küçüldükçe değerinin yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp,yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden..
Güçlü,yenilmez,mağrur ve aşka inanmayan...
İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye;hepsi kariyer derdinde olan..
Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar.
Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki,o kadar çok ağladılar ki.!
Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar,o yüzden kendilerine sarılıyorlar.
Çünkü biliyorlar ki sarıldıkları adamlar onları hak etmedi ; hem de hiçbir zaman.!
Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların..
Eee, o zaman niye sarılsınlar ki.!
Niye sarılalım ki.!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur..
Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır.
Bilin ki, artık artık aşkın olmadığına inanmıştır.
Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır.
FENER SENİN ELİNDE...
Dünyayı karanlık bir yer olarak algılayabilirsin, ama onu aydınlatacak fener senin elinde.
Biliyorum çoğu zaman farkına varamadın kendi potansiyelinin; çünkü düşüncelerin kendinden çok uzaktı.
Sen kendinden başka her şeye odaklanmaya çalıştın, kendini anlamana izin vermedin. Senin için kendine verdiğin değer bu mu gerçekten?
Kendini anlamayan seni, bir başkasının anlamasını nasıl bekleyebilirisin ki?
Ama bekledin! Hala da bekliyorsun nereye kadar bekleyeceğini bilmeden…
Senin için önemli olan da bu zaten, zamanın bir şekilde geçmesi!
Beklentilerin dışa dönük olduğu sürece kendi potansiyelin karanlıkta kalacak. Ya şimdi kendini fark et, ya da ölü gibi yaşamaya devam et!..
Sen, olmayı istediğin sen oldun.
Seçimlerinin toplamı, yaşamının anlamını oluşturdu zihninin derinliklerinde.
Sen, olmayı istediğin oldun, ama farkına varmadan…
Nedensiz ve sorgusuzca, yargılamadan kendini sadece bir kez daha düşün.
Düşlerinin odağı nereye uzanıyor?
Sen kimsin ve nasıl sen bu haldesin, iyi ya da kötü…
Üzülme “hayal ettiklerime kavuşamadım” diye, bunu öyle iyi başardın ki!
Evren bile şaşkınca baktı sana kendine yaptığın haksızlıklar karşısında…
Korkuyu sen var ettin, onu huzura çevirecek olan da yalnız sensin!
Bir köpek düşün karşında dikilmiş ve gözlerini irice açmış sana bakıyor. O sana baktıkça senin de ellerin ayakların titriyor zıngır zıngır.
Korkuyorsun.
Hem de çok korkuyorsun, aklında yarına kalamamanın kaygıları var çünkü…
Peki, o köpekçik başında palyaço maskesi ile karşında dursa ve sana sırıtıp kuyruk sallasa. Sonra da iki ayaklarının üstüne basarak hoplayıp zıplasa…
Ondan yine korkar mıydın?
Hiç sanmıyorum, çünkü sen düşüncelerinle korkuyu var ediyorsun!
Korkuyu var eden sen, huzuru da var edebilirsin.
Hem de istediğin zaman!..
Sen müthiş birisin, süpersin; çünkü düşünebiliyorsun…
Biliyorum çoğu zaman farkına varamadın kendi potansiyelinin; çünkü düşüncelerin kendinden çok uzaktı.
Sen kendinden başka her şeye odaklanmaya çalıştın, kendini anlamana izin vermedin. Senin için kendine verdiğin değer bu mu gerçekten?
Kendini anlamayan seni, bir başkasının anlamasını nasıl bekleyebilirisin ki?
Ama bekledin! Hala da bekliyorsun nereye kadar bekleyeceğini bilmeden…
Senin için önemli olan da bu zaten, zamanın bir şekilde geçmesi!
Beklentilerin dışa dönük olduğu sürece kendi potansiyelin karanlıkta kalacak. Ya şimdi kendini fark et, ya da ölü gibi yaşamaya devam et!..
Sen, olmayı istediğin sen oldun.
Seçimlerinin toplamı, yaşamının anlamını oluşturdu zihninin derinliklerinde.
Sen, olmayı istediğin oldun, ama farkına varmadan…
Nedensiz ve sorgusuzca, yargılamadan kendini sadece bir kez daha düşün.
Düşlerinin odağı nereye uzanıyor?
Sen kimsin ve nasıl sen bu haldesin, iyi ya da kötü…
Üzülme “hayal ettiklerime kavuşamadım” diye, bunu öyle iyi başardın ki!
Evren bile şaşkınca baktı sana kendine yaptığın haksızlıklar karşısında…
Korkuyu sen var ettin, onu huzura çevirecek olan da yalnız sensin!
Bir köpek düşün karşında dikilmiş ve gözlerini irice açmış sana bakıyor. O sana baktıkça senin de ellerin ayakların titriyor zıngır zıngır.
Korkuyorsun.
Hem de çok korkuyorsun, aklında yarına kalamamanın kaygıları var çünkü…
Peki, o köpekçik başında palyaço maskesi ile karşında dursa ve sana sırıtıp kuyruk sallasa. Sonra da iki ayaklarının üstüne basarak hoplayıp zıplasa…
Ondan yine korkar mıydın?
Hiç sanmıyorum, çünkü sen düşüncelerinle korkuyu var ediyorsun!
Korkuyu var eden sen, huzuru da var edebilirsin.
Hem de istediğin zaman!..
Sen müthiş birisin, süpersin; çünkü düşünebiliyorsun…
EVLİLİK HAKKINDA BİR RÖPORTAJ
Siz de aşkla başlayanlardansınız...
Nil: Hem de yıldırım aşkıyla. İkimiz de ilk görüşte aşkı yaşadık.
Saim: Sadece ikimiz vardık sanki dünyada.
Ne kadar sürdü bu dönem?
Saim: Herhalde üç dört ay sürdü.
Nil: Ben, o dönem bitsin istiyordum artık. Çünkü yazı yazamıyordum, başka hiçbir şeyle ilgilenemiyordum. Varsa yoksa Saim.... O kadar hastalıklı bir durumdu ki.
Saim: Bunun hayatını aksattığını hissetsen de tadını çıkarmaya odaklanıyorsun. Ama bir süre sonra hayata dönüyorsun. Bu noktada ilişkide özen önem kazanmaya başlıyor. Çünkü bu özen yoksa bir arada kalmanın bir anlamı da kalmıyor.
Nil: İnsan değer verdiği şeye özen gösterir. Birçok insan arabasına eşine verdiğinden daha çok değer veriyor.
Arabalarına iyi bakmazlarsa tamirci masrafı, ilişkilerine bakmazlarsa da doktor masrafı çıkıyor galiba...
Nil: Evet... Gerçek ya da hayali hastalıklar ortaya çıkıyor. Hastalıkların çoğu insanların mutsuzluğundan kaynaklanıyor. İnsanlar mutsuz olmamakla yetiniyorlar. Oysa mutlulukla mutsuz olmamak arasında dağlar kadar fark var.
Neden böyle?
Nil: Kendilerini layık görmüyorlar.
Saim: Mutluluklarını koşullara bağlıyorlar. Ama o koşulları değiştirme sorumluluğunu almıyorlar. Çaba harcamıyorlar.
Ya evliliğin getirdiği sorumluluklar....
Saim: İnsanların en büyük hatası sorumluluğu özgürlük kısıtlaması olarak algılaması. Oysa ki sorumluluk özgürlüğümüzü arttıran bir şeydir. Ne kadar kendi hayatımızın sorumluluğunu üstlenebiliyorsak o kadar da özgürüzdür.
Örneğin; ekonomik olarak kendi hayatımızın sorumluluğunu üstlenemiyorsak yaşadığımız hayat da kısıtlanır. Duygusal olarak kendi duygularımızın sorumluluğunu alamıyorsak, duygularımızı başkaları belirler, istemediğimiz duyguları yaşamak zorunda kalırız.
Nil: Tabi burada ‘öz’ sorumluluktan bahsediyoruz.
Nasıl yani?
Nil: Öz sorumluluk, görev anlamına gelmez. Fedakârlık içermez. Çiftlerden biri fedakâr ise bu fedakârlık bir süre sonra öfke yaratır. Sağlıklı ilişkilerde ‘özveri’ yani ‘öz’den verme vardır. Vermek keyif olmaktan çıkıp da birinin görevi haline gelmişse veren kişide öfke yaratır.
Saim: Başkalarını mutlu etmek uğruna kendi hayatını feda eden insan, karşısındakinde minnet duygusu uyandırır. Ama minnet duygusu, içinde öfkeyi barındır daima. Üstelik, fedakâr eşler, yaptıkları ‘feda’dan bekledikleri ‘kâr’ ı elde edemezler genellikle. Hatta, bütün o fedakârlıklar onların asli görevi gibi görülür. O zaman da haksızlığa uğramış hissederler kendilerini.
Ya sadakat....
Saim: Sadakat, düşünsel ve cinsel bağlılık gerektirir. Bunu da toplum kurallarından baskılardan dolayı değil, kendi içinden öyle geldiği için yaparsın.
Nil: Bu da ancak eşler birbirlerinin fiziksel, duygusal, düşünsel ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılıyorsa olabilir.
Saim: Yani şöyle bir sadakat anlayışı olmaz: Ben tatmin olmuyorum bu ilişkide ama sadık bir insan olduğum için de eşimi aldatmam... Böyle bir şey olmaz. Hiç kimse bunu yapamaz. Ama insanlar ilişkilerinden yeterince doyum alamadıkları halde, çıkarlarına uygun olmadığı için ayrılmıyorlar. Kendilerini ya doyumsuz bir hayata mahkum ediyorlar ya da eşlerini aldatıyorlar.
Nil: Gerçek sevginin olduğu yerde aldatma olmaz.
Emin misiniz?
Nil: Kesinlikle olmaz.
Saim: Evet. Doyum bulmuyorlarsa ayrılırlar. En yıpratmayan çözüm budur. Aldatma durumunda kişinin kendisine olan saygısı da azalıyor. Erkekler, toplumum meşru görmesi nedeniyle bunu biraz daha kolay kaldırıyorlar ‘’Her evli erkek arada bir küçük çapkınlıklar yapar’’ gibi rasyonalize ediyorlar ama biraz gelişkin bir insanın bundan rahatsız olması lazım.
Ama ‘’sorumluluklar, hayat şartları’’ diyorlar ve sürdürüyorlar...
O kelimeleri ‘’çıkarlarım’’ olarak değiştirmeleri gerekir. İlişkinin sorumluluğunu üstlenmiyorlar demektir.
İlişkinin sorumluluklarından biri de sadakattir. Diğerleri sorumluluk değil ‘çıkar’dır.
Çocuklarım diyorlar...
Saim: Bu da bir çıkar. Çünkü ayrılınca çocukların onlara yükledikleri sorumluluk artıyor. Eskiden olduğundan daha fazla ilgilenmek durumunda kalıyorlar çünkü....
Nil: En büyük yalanlardan biri o. ‘’Çocuklarım uğruna ben bu evliliği sürdürüyorum.’’ Hakikaten büyük bir yalan, iki yüzlülük. Aynı kadın, ekonomik koşulları müsait olsaydı, ya da hemen evliliğini bitirdiği anda karşısına hayatının ideal erkeği çıkacak olsaydı hâlâ çocuklarım deyip devam ettirir miydi ilişkiyi..
Grup çalışmalarınıza 89 yılından bugüne altmış bine yakın insan katılmış. Bu, ilişkilerdeki tükenme aşamalarını gözlemlemek için de iyi bir rakam...
Saim: İlişkiler belli aşamalardan geçerek tükeniyorlar. Bunların ilki tepki aşamasıdır: Özen gösterilmemeye başlanır. Eşin bizi daha önce rahatsız etmeyen huyları rahatsız etmeye başlar. Bunun önü alınamazsa tepki kızgınlığa dönüşür.
Nil: İnsanların birbirilerine çekilme nedeni genellikle ayrılma sebebiyle aynıdır.
Saim: Kızgınlığımız giderek artar. Aramızda duygusal bir duvar örülmeye başlar. Her şey batmaya başar. Bol miktarda kavgaların olduğu bir aşamadır bu. Suçlamalar, yargılar vardır bol bol. Eşler birbirlerini değiştirmeye çalışırlar. Aralarına duygusal bir duvar girer. Bunun da önü alınamazsa reddediş başlar. Bu aşamada yataklar da ayrılır genellikle. Yatakların ayrılmasının kalıcı olduğu noktada geri dönüş artık imkânsızdır neredeyse. Tekrar denense bile bu kısa süreli olur.
Bu aşamada ayrılmayanlar, çıkarları gerektirdiği için bir arada dururlar ve bastırma aşamasına geçerler. O noktada, artık kavgadan, gürültüden yorulmuşlardır ve iki yabancı gibi yaşamaya başlarlar. Dışardan bakıldığında çok uyumlu, çok iyi anlaşan bir çift gibi görünürler. Çünkü başkalarının yanında hiç kavga etmezler artık. Birbirlerine gerektiği gibi davranırlar. Evde de aynı evi paylaşan iki yabancı gibi yaşarlar.
Nil: Çünkü artık kavga etmeye değen bir şey kalmamıştır ortada... Aslında insanın mutluluğunun yüzde 85’inin kaynağı aile ilişkisi, sosyal ilişkiler, hobiler ve birey olabilme yetisini kazanmak. Yüzde 15 ise, iş hayatında başarıdan geliyor.
Biz, hayatımızın ortalama yirmi yılında o yüzde on beş için okula gidiyoruz. Geri kalan yüzde seksen beş içinse hiçbir okul yok. Biz bu ihtiyaçtan yola çıkarak; adına ‘’Yaşam Okulu’’ dediğimiz, içinde ilişkiler, iletişim, NLP, özgüven, kendin olmak, doğru karar verebilmek, gölgeler gibi çalışmaların olduğu 22 gün süren bir grup çalışması oluşturduk...
Özel ilişkideki mutluluğun, hayatın diğer alanlarındaki mutluluğu etkilediğini, ama hayatın diğer alanlarındaki mutluluğun özel ilişkiye pek bir katkısı olmadığını mı, söylüyorsunuz?
Nil: Evet. Dünya, meşhur, başarılı ama özel hayatlarında son derece mutsuz insanlarla dolu. Herkesin aradığı; sevdiği, sevildiği, güven duyduğu bir ilişki içinde olmaktır.
Saim: İnsanlar, doğru insanı bulurlarsa hayatlarına sihirli bir değnek değeceğini ve mutlu olacaklarını zannediyorlar. Ama, yok böyle bir şey. Bu ancak masallarda olur. Sürekli emek gerekiyor.
Nil: İşin sırrı, kendilerinin doğru insan olabilmesinde. Sen doğru insan olduğunda senin için en doğru insanı da mıknatıs gibi çekiyorsun zaten. Sıradan insan doğru insanı bulmaya çalışıyor. Bilinçli insan doğru insan olmayı amaçlıyor.
İnsan olmakla insanımsı olmak arasında fark vardır... Doğru insan, kendi mutluluğunun sorumluluğunu üstlenmiş insandır... Fiziksel boyutta kendine bakabilen, duygularının sorumluluğunu alabilen, zihnini sürekli geliştirebilen, manevi boyutuna önem veren, varlığıyla bütüne bir katkıda bulunan insandır.
Kişilikleriniz benziyor mu birbirine?
Saim: Tam değil. Ama benzemeyen yanlarımız da birbirimizi zenginleştiriyor ve geliştiriyor. Ama doğuştan getirdiğimiz karakter özelliklerimiz benziyor. Aslında o daha önemli. Çünkü ilişkilerde karakterler daha belirleyici rol oynuyor.
Biraz açar mısınız şu 'karakter' meselesini?...
Saim: Mesela, ikimiz de hiyerarşiye önem vermeyen, özgürlüğüne düşkün, yaptığımız işlerde anlam arayan insanlarız. Benim için ‘başarılı olmak’ her şeyden önemli olsaydı, faaliyetlerimizin eksenine ben başarıyı koyacaktım; Nil de anlamı.
Dolayısıyla, elde etmek istediğimiz şeyler farklı olduğu için inanılmaz çatışmalar yaşayacaktık. Ya da ben hiyerarşiye düşkün olsaydım eşit ilişki kuramazdık... Diğer insanlarla ilişkilerde de birbirimize benzeriz. Örneğin, birimizin sevdiği insandan diğerinin hoşlanmadığı pek olmuyor.
İlişkiler hakkında bu kadar çok bilgiyle yüklüyken şöyle ağız tadıyla bir kavga da edemez ki insan...
Nil: Doğrudan kendimizden kaynaklanan büyük çatışma yaşadığımızı hiç hatırlamıyorum.
Saim: Bizim tartışmalarımız daha çok iş hayatındaki fikir ayrılıkları olarak çıkıyor. Zaman zaman biz de tepkisel tartışmalar yaşıyoruz. Ama bunu mümkün olduğu kadar çabuk ve tortu bırakmadan sonuçlandırıyoruz. Bu da karşındakini dinlemekle mümkün olabilir. İkimiz de bir çatışmada kendimizi de eleştirmeye özen gösteriyoruz.
İşin içinden çıkamadığımız durumlarda da sorunlarımızı ve çözüm önerilerimizi yazılı olarak veriyoruz birbirimize... Başkalarına öğrettiğimiz şeylerikendimize de uyguluyoruzyani.
Zaten hiç sorun yaşamamak mümkün değil.
Nil: Çok sıkıcı bir hayat olurdu.
Büyük çatışmayı nasıl tanımlıyorsunuz peki?
Saim: İnsana kendisini değersiz, önemsiz hissettiren, karşımızdakine duyduğumuz saygıyı azaltan çatışmalar.
Nil: Saygısızlık yüzgöz olmaktır.
Saim: Bizim on üç yıl içinde hangi konuda kavga edersek edelim ağzımızdan saygısız ya da hakaret içeren tek bir sözcük çıkmamıştır.
Nil: Bu ağzından çıkan kelimelerin sorumluluğunu almaktır.
Saygısız sevgi olur mu?
Nil: Mümkün değil. İnsanlar samimiyeti bilmiyorlar, yüzgöz oluyorlar. Samimiyet, yani içtenlik kendin olabilmektir. Benim dostlarımda da aradığım en önemli özelliktir bu. Onların yanında olduğum gibi olabilirim.
Nasıl oluyor da aradan bunca yıl geçtikten sonra bile hâlâ ilk yıllardaki heyecanı duyabiliyorsunuz?
Nil: Heyecanın ortadan kalkması için ‘alışkanlık’ yasasının devreye girmesi lazım. Onun için de günlerin aynı ve monoton olarak geçmesi lazım. Bizde monoton olan zaman yok ki. Sürekli gelişiyoruz.
Saim: Bir örnek vereyim sana. On üç yıllık beraberliği olan insanların artık konuşacak bir şeyleri kalmamıştır denir. Ama biz Nil’le gecenin üçlerine dörtlerine kadar öyle bir sohbet ederiz ki gülmekten krizlere girdiğimiz anlar olur. Demek ki hâlâ birbirimizle sohbet etmek keyif veriyor, neşelendiriyor bizi. Heyecan dediğimiz şey de bunların hayatta sürekli olması demektir.
Nil: Rutin hayat, kendini geliştirmeyen eşlerin kaçınılmaz olarak yakalandıkları tuzaktır. Bizde ise her gün birbirimizi şaşırtacak bir şeyler oluyor...
İlişkiler canlı bir organizmadır. Ya gelişir ve büyür ya da tükenir ve çürür. Ben Saim’le beraber olduğum on üç yıldan beri her an geliştiğimi hissediyorum. Yani ben onunla beraber olmaya başladığım andan itibaren daha çok bir insanım.
Saim, benim içimdeki iyiyi ortaya çıkarmak için katalizör oluyor...
Zaten dostluğun da tanımı budur.
Saim’i bugün ilk günden daha fazla seviyorum. Çünkü, Saim’le beraber olduğum bu on üç yılda kendimi de adım adım daha fazla sevdim.
Saim: Demek ki ben onun kendisini değerli hissetmesine katkıda bulunmuşum. Tabi aynı şey benim için de geçerli. Ben de kendimle daha barışık bir insan oldum.
Kaç yaşındaydınız aşkınız başladığında?
Saim: Ben 47, Nil de 42...
Nil: Yani, aşk sadece belirli bir yaş grubuna ait olan bir duygu değildir.
Daha önce hiç aşk yaşamadığınızı iddia edemezsiniz herhalde?
Nil: Tabii canım.
Fark nedir peki?
Saim: Diğer aşklar bitti. Sevgiye dönüşemedi.
Nil: Benim önceki aşk ilişkilerimde, içimde hep ‘’Bir şey eksik’’ duygusu vardı. Ama Saim’le hiçbir eksiklik duygusu hissetmedim.
Bunun görmüş geçirmişlikle de bir ilgisi var galiba...
Saim: Gelişkinlikle ilgili bir şey tabii ki. Bundan yirmi sene önce ilişkiye bugünkü gibi bakmıyordum. Dolayısıyla kıymetini bilemeyebilirdim. Eğer yirmili yaşlarda birlikte olsaydık, iletişim çatışmalarının üstesinden nasıl geleceğimizi bilemeyeceğimiz için bu bizi ayrılığa doğru sürükleyebilirdi.
Nil: Sabote ederdik ilişkimizi yani.
Saim: Birçok çiftin başına gelen de bu zaten.
Nil: Sevgi bir bilinç boyutu deyip duruyoruz. Bu bilinç boyutuna da 18 yaşında gelinmiyor.
Aşkın sevgiye dönüşmesi nasıl oluyor?
Nil: Aşkın doğasında bitmek vardır.
Ama bunu kabul etmek çok zor...
Nil: Aşkın bitmesi kötü bir şey değildir. Her an mutlu olabiliyor musun? Mutluluk da acı da biter. Duyguların hepsi gelip geçicidir. İyi ki sürekli mutlu değiliz. Yoksa çıldırırız.
Ama, bunun bitişi dönüşümle olursa o zaman sevgiye dönüşür. Yani sahici aşk sevgi bilincinin ilk evresidir.
Ya tutku?..
Nil: Tutku, sadece bağımlılık ilişkisidir. Sigara bağımlılığından farklı değildir. Aşkta hem bağlılık hem bağımlılık vardır. Sevgide sadece bağlılık vardır.
Peki, ilişki sevgiye dönüştükten sonra aramaz mı insan ‘AŞK’ ın heyecanını?
Saim: Aramaz.
Nil: Çoğu insan sanıyor ki aşkta heyecan vardır; sevgide yoktur. Halbuki aşkta sadece heyecan vardır dinginlik yoktur. Sevgide hem heyecan vardır hem dinginlik vardır.
Saim: Aşkta, sevgilinin dışında hiçbir şey yoktur. Sevgide ise hem sevgili vardır hem hayatın her şeyi. Bir uçtan bir uca savrulmazsınız. Dengedesinizdir.
Nil: Aşk aslında bir mani halidir. Aşk bitince depresyona giriyorsun. Manikdepresif yani.
Sağlıklı insanda aşk adım adım gelişir ve sevgiye dönüşür.
O zaman 'gerçek' sevgi aşktan da öte...
Nil: Aşktan çok öte bir şey. Aşkın bütün olumlu halleri gerçek sevgide vardır ama olumsuz halleri hiç yoktur.
Son olarak, aşktan aşka koşan insanlar için neler demek istersiniz?
Nil: Birçok insan cinsel arzuların dorukta olmasını, tensel arzuyu aşk sanıyor. Onun için iki ayda biten evlilikler var. Tabii ki aşkta cinsellik vardır. Ama sadece cinsellik yoktur.
Saim: Bunlar ilişki değil aslında, fethederek kendini değerli hissetme arzusu. Böyle kişiler ne kadar çok insanı fethedebiliyorlarsa o kadar değerli olduklarını sanırlar.
ALINTI
Nil: Hem de yıldırım aşkıyla. İkimiz de ilk görüşte aşkı yaşadık.
Saim: Sadece ikimiz vardık sanki dünyada.
Ne kadar sürdü bu dönem?
Saim: Herhalde üç dört ay sürdü.
Nil: Ben, o dönem bitsin istiyordum artık. Çünkü yazı yazamıyordum, başka hiçbir şeyle ilgilenemiyordum. Varsa yoksa Saim.... O kadar hastalıklı bir durumdu ki.
Saim: Bunun hayatını aksattığını hissetsen de tadını çıkarmaya odaklanıyorsun. Ama bir süre sonra hayata dönüyorsun. Bu noktada ilişkide özen önem kazanmaya başlıyor. Çünkü bu özen yoksa bir arada kalmanın bir anlamı da kalmıyor.
Nil: İnsan değer verdiği şeye özen gösterir. Birçok insan arabasına eşine verdiğinden daha çok değer veriyor.
Arabalarına iyi bakmazlarsa tamirci masrafı, ilişkilerine bakmazlarsa da doktor masrafı çıkıyor galiba...
Nil: Evet... Gerçek ya da hayali hastalıklar ortaya çıkıyor. Hastalıkların çoğu insanların mutsuzluğundan kaynaklanıyor. İnsanlar mutsuz olmamakla yetiniyorlar. Oysa mutlulukla mutsuz olmamak arasında dağlar kadar fark var.
Neden böyle?
Nil: Kendilerini layık görmüyorlar.
Saim: Mutluluklarını koşullara bağlıyorlar. Ama o koşulları değiştirme sorumluluğunu almıyorlar. Çaba harcamıyorlar.
Ya evliliğin getirdiği sorumluluklar....
Saim: İnsanların en büyük hatası sorumluluğu özgürlük kısıtlaması olarak algılaması. Oysa ki sorumluluk özgürlüğümüzü arttıran bir şeydir. Ne kadar kendi hayatımızın sorumluluğunu üstlenebiliyorsak o kadar da özgürüzdür.
Örneğin; ekonomik olarak kendi hayatımızın sorumluluğunu üstlenemiyorsak yaşadığımız hayat da kısıtlanır. Duygusal olarak kendi duygularımızın sorumluluğunu alamıyorsak, duygularımızı başkaları belirler, istemediğimiz duyguları yaşamak zorunda kalırız.
Nil: Tabi burada ‘öz’ sorumluluktan bahsediyoruz.
Nasıl yani?
Nil: Öz sorumluluk, görev anlamına gelmez. Fedakârlık içermez. Çiftlerden biri fedakâr ise bu fedakârlık bir süre sonra öfke yaratır. Sağlıklı ilişkilerde ‘özveri’ yani ‘öz’den verme vardır. Vermek keyif olmaktan çıkıp da birinin görevi haline gelmişse veren kişide öfke yaratır.
Saim: Başkalarını mutlu etmek uğruna kendi hayatını feda eden insan, karşısındakinde minnet duygusu uyandırır. Ama minnet duygusu, içinde öfkeyi barındır daima. Üstelik, fedakâr eşler, yaptıkları ‘feda’dan bekledikleri ‘kâr’ ı elde edemezler genellikle. Hatta, bütün o fedakârlıklar onların asli görevi gibi görülür. O zaman da haksızlığa uğramış hissederler kendilerini.
Ya sadakat....
Saim: Sadakat, düşünsel ve cinsel bağlılık gerektirir. Bunu da toplum kurallarından baskılardan dolayı değil, kendi içinden öyle geldiği için yaparsın.
Nil: Bu da ancak eşler birbirlerinin fiziksel, duygusal, düşünsel ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılıyorsa olabilir.
Saim: Yani şöyle bir sadakat anlayışı olmaz: Ben tatmin olmuyorum bu ilişkide ama sadık bir insan olduğum için de eşimi aldatmam... Böyle bir şey olmaz. Hiç kimse bunu yapamaz. Ama insanlar ilişkilerinden yeterince doyum alamadıkları halde, çıkarlarına uygun olmadığı için ayrılmıyorlar. Kendilerini ya doyumsuz bir hayata mahkum ediyorlar ya da eşlerini aldatıyorlar.
Nil: Gerçek sevginin olduğu yerde aldatma olmaz.
Emin misiniz?
Nil: Kesinlikle olmaz.
Saim: Evet. Doyum bulmuyorlarsa ayrılırlar. En yıpratmayan çözüm budur. Aldatma durumunda kişinin kendisine olan saygısı da azalıyor. Erkekler, toplumum meşru görmesi nedeniyle bunu biraz daha kolay kaldırıyorlar ‘’Her evli erkek arada bir küçük çapkınlıklar yapar’’ gibi rasyonalize ediyorlar ama biraz gelişkin bir insanın bundan rahatsız olması lazım.
Ama ‘’sorumluluklar, hayat şartları’’ diyorlar ve sürdürüyorlar...
O kelimeleri ‘’çıkarlarım’’ olarak değiştirmeleri gerekir. İlişkinin sorumluluğunu üstlenmiyorlar demektir.
İlişkinin sorumluluklarından biri de sadakattir. Diğerleri sorumluluk değil ‘çıkar’dır.
Çocuklarım diyorlar...
Saim: Bu da bir çıkar. Çünkü ayrılınca çocukların onlara yükledikleri sorumluluk artıyor. Eskiden olduğundan daha fazla ilgilenmek durumunda kalıyorlar çünkü....
Nil: En büyük yalanlardan biri o. ‘’Çocuklarım uğruna ben bu evliliği sürdürüyorum.’’ Hakikaten büyük bir yalan, iki yüzlülük. Aynı kadın, ekonomik koşulları müsait olsaydı, ya da hemen evliliğini bitirdiği anda karşısına hayatının ideal erkeği çıkacak olsaydı hâlâ çocuklarım deyip devam ettirir miydi ilişkiyi..
Grup çalışmalarınıza 89 yılından bugüne altmış bine yakın insan katılmış. Bu, ilişkilerdeki tükenme aşamalarını gözlemlemek için de iyi bir rakam...
Saim: İlişkiler belli aşamalardan geçerek tükeniyorlar. Bunların ilki tepki aşamasıdır: Özen gösterilmemeye başlanır. Eşin bizi daha önce rahatsız etmeyen huyları rahatsız etmeye başlar. Bunun önü alınamazsa tepki kızgınlığa dönüşür.
Nil: İnsanların birbirilerine çekilme nedeni genellikle ayrılma sebebiyle aynıdır.
Saim: Kızgınlığımız giderek artar. Aramızda duygusal bir duvar örülmeye başlar. Her şey batmaya başar. Bol miktarda kavgaların olduğu bir aşamadır bu. Suçlamalar, yargılar vardır bol bol. Eşler birbirlerini değiştirmeye çalışırlar. Aralarına duygusal bir duvar girer. Bunun da önü alınamazsa reddediş başlar. Bu aşamada yataklar da ayrılır genellikle. Yatakların ayrılmasının kalıcı olduğu noktada geri dönüş artık imkânsızdır neredeyse. Tekrar denense bile bu kısa süreli olur.
Bu aşamada ayrılmayanlar, çıkarları gerektirdiği için bir arada dururlar ve bastırma aşamasına geçerler. O noktada, artık kavgadan, gürültüden yorulmuşlardır ve iki yabancı gibi yaşamaya başlarlar. Dışardan bakıldığında çok uyumlu, çok iyi anlaşan bir çift gibi görünürler. Çünkü başkalarının yanında hiç kavga etmezler artık. Birbirlerine gerektiği gibi davranırlar. Evde de aynı evi paylaşan iki yabancı gibi yaşarlar.
Nil: Çünkü artık kavga etmeye değen bir şey kalmamıştır ortada... Aslında insanın mutluluğunun yüzde 85’inin kaynağı aile ilişkisi, sosyal ilişkiler, hobiler ve birey olabilme yetisini kazanmak. Yüzde 15 ise, iş hayatında başarıdan geliyor.
Biz, hayatımızın ortalama yirmi yılında o yüzde on beş için okula gidiyoruz. Geri kalan yüzde seksen beş içinse hiçbir okul yok. Biz bu ihtiyaçtan yola çıkarak; adına ‘’Yaşam Okulu’’ dediğimiz, içinde ilişkiler, iletişim, NLP, özgüven, kendin olmak, doğru karar verebilmek, gölgeler gibi çalışmaların olduğu 22 gün süren bir grup çalışması oluşturduk...
Özel ilişkideki mutluluğun, hayatın diğer alanlarındaki mutluluğu etkilediğini, ama hayatın diğer alanlarındaki mutluluğun özel ilişkiye pek bir katkısı olmadığını mı, söylüyorsunuz?
Nil: Evet. Dünya, meşhur, başarılı ama özel hayatlarında son derece mutsuz insanlarla dolu. Herkesin aradığı; sevdiği, sevildiği, güven duyduğu bir ilişki içinde olmaktır.
Saim: İnsanlar, doğru insanı bulurlarsa hayatlarına sihirli bir değnek değeceğini ve mutlu olacaklarını zannediyorlar. Ama, yok böyle bir şey. Bu ancak masallarda olur. Sürekli emek gerekiyor.
Nil: İşin sırrı, kendilerinin doğru insan olabilmesinde. Sen doğru insan olduğunda senin için en doğru insanı da mıknatıs gibi çekiyorsun zaten. Sıradan insan doğru insanı bulmaya çalışıyor. Bilinçli insan doğru insan olmayı amaçlıyor.
İnsan olmakla insanımsı olmak arasında fark vardır... Doğru insan, kendi mutluluğunun sorumluluğunu üstlenmiş insandır... Fiziksel boyutta kendine bakabilen, duygularının sorumluluğunu alabilen, zihnini sürekli geliştirebilen, manevi boyutuna önem veren, varlığıyla bütüne bir katkıda bulunan insandır.
Kişilikleriniz benziyor mu birbirine?
Saim: Tam değil. Ama benzemeyen yanlarımız da birbirimizi zenginleştiriyor ve geliştiriyor. Ama doğuştan getirdiğimiz karakter özelliklerimiz benziyor. Aslında o daha önemli. Çünkü ilişkilerde karakterler daha belirleyici rol oynuyor.
Biraz açar mısınız şu 'karakter' meselesini?...
Saim: Mesela, ikimiz de hiyerarşiye önem vermeyen, özgürlüğüne düşkün, yaptığımız işlerde anlam arayan insanlarız. Benim için ‘başarılı olmak’ her şeyden önemli olsaydı, faaliyetlerimizin eksenine ben başarıyı koyacaktım; Nil de anlamı.
Dolayısıyla, elde etmek istediğimiz şeyler farklı olduğu için inanılmaz çatışmalar yaşayacaktık. Ya da ben hiyerarşiye düşkün olsaydım eşit ilişki kuramazdık... Diğer insanlarla ilişkilerde de birbirimize benzeriz. Örneğin, birimizin sevdiği insandan diğerinin hoşlanmadığı pek olmuyor.
İlişkiler hakkında bu kadar çok bilgiyle yüklüyken şöyle ağız tadıyla bir kavga da edemez ki insan...
Nil: Doğrudan kendimizden kaynaklanan büyük çatışma yaşadığımızı hiç hatırlamıyorum.
Saim: Bizim tartışmalarımız daha çok iş hayatındaki fikir ayrılıkları olarak çıkıyor. Zaman zaman biz de tepkisel tartışmalar yaşıyoruz. Ama bunu mümkün olduğu kadar çabuk ve tortu bırakmadan sonuçlandırıyoruz. Bu da karşındakini dinlemekle mümkün olabilir. İkimiz de bir çatışmada kendimizi de eleştirmeye özen gösteriyoruz.
İşin içinden çıkamadığımız durumlarda da sorunlarımızı ve çözüm önerilerimizi yazılı olarak veriyoruz birbirimize... Başkalarına öğrettiğimiz şeylerikendimize de uyguluyoruzyani.
Zaten hiç sorun yaşamamak mümkün değil.
Nil: Çok sıkıcı bir hayat olurdu.
Büyük çatışmayı nasıl tanımlıyorsunuz peki?
Saim: İnsana kendisini değersiz, önemsiz hissettiren, karşımızdakine duyduğumuz saygıyı azaltan çatışmalar.
Nil: Saygısızlık yüzgöz olmaktır.
Saim: Bizim on üç yıl içinde hangi konuda kavga edersek edelim ağzımızdan saygısız ya da hakaret içeren tek bir sözcük çıkmamıştır.
Nil: Bu ağzından çıkan kelimelerin sorumluluğunu almaktır.
Saygısız sevgi olur mu?
Nil: Mümkün değil. İnsanlar samimiyeti bilmiyorlar, yüzgöz oluyorlar. Samimiyet, yani içtenlik kendin olabilmektir. Benim dostlarımda da aradığım en önemli özelliktir bu. Onların yanında olduğum gibi olabilirim.
Nasıl oluyor da aradan bunca yıl geçtikten sonra bile hâlâ ilk yıllardaki heyecanı duyabiliyorsunuz?
Nil: Heyecanın ortadan kalkması için ‘alışkanlık’ yasasının devreye girmesi lazım. Onun için de günlerin aynı ve monoton olarak geçmesi lazım. Bizde monoton olan zaman yok ki. Sürekli gelişiyoruz.
Saim: Bir örnek vereyim sana. On üç yıllık beraberliği olan insanların artık konuşacak bir şeyleri kalmamıştır denir. Ama biz Nil’le gecenin üçlerine dörtlerine kadar öyle bir sohbet ederiz ki gülmekten krizlere girdiğimiz anlar olur. Demek ki hâlâ birbirimizle sohbet etmek keyif veriyor, neşelendiriyor bizi. Heyecan dediğimiz şey de bunların hayatta sürekli olması demektir.
Nil: Rutin hayat, kendini geliştirmeyen eşlerin kaçınılmaz olarak yakalandıkları tuzaktır. Bizde ise her gün birbirimizi şaşırtacak bir şeyler oluyor...
İlişkiler canlı bir organizmadır. Ya gelişir ve büyür ya da tükenir ve çürür. Ben Saim’le beraber olduğum on üç yıldan beri her an geliştiğimi hissediyorum. Yani ben onunla beraber olmaya başladığım andan itibaren daha çok bir insanım.
Saim, benim içimdeki iyiyi ortaya çıkarmak için katalizör oluyor...
Zaten dostluğun da tanımı budur.
Saim’i bugün ilk günden daha fazla seviyorum. Çünkü, Saim’le beraber olduğum bu on üç yılda kendimi de adım adım daha fazla sevdim.
Saim: Demek ki ben onun kendisini değerli hissetmesine katkıda bulunmuşum. Tabi aynı şey benim için de geçerli. Ben de kendimle daha barışık bir insan oldum.
Kaç yaşındaydınız aşkınız başladığında?
Saim: Ben 47, Nil de 42...
Nil: Yani, aşk sadece belirli bir yaş grubuna ait olan bir duygu değildir.
Daha önce hiç aşk yaşamadığınızı iddia edemezsiniz herhalde?
Nil: Tabii canım.
Fark nedir peki?
Saim: Diğer aşklar bitti. Sevgiye dönüşemedi.
Nil: Benim önceki aşk ilişkilerimde, içimde hep ‘’Bir şey eksik’’ duygusu vardı. Ama Saim’le hiçbir eksiklik duygusu hissetmedim.
Bunun görmüş geçirmişlikle de bir ilgisi var galiba...
Saim: Gelişkinlikle ilgili bir şey tabii ki. Bundan yirmi sene önce ilişkiye bugünkü gibi bakmıyordum. Dolayısıyla kıymetini bilemeyebilirdim. Eğer yirmili yaşlarda birlikte olsaydık, iletişim çatışmalarının üstesinden nasıl geleceğimizi bilemeyeceğimiz için bu bizi ayrılığa doğru sürükleyebilirdi.
Nil: Sabote ederdik ilişkimizi yani.
Saim: Birçok çiftin başına gelen de bu zaten.
Nil: Sevgi bir bilinç boyutu deyip duruyoruz. Bu bilinç boyutuna da 18 yaşında gelinmiyor.
Aşkın sevgiye dönüşmesi nasıl oluyor?
Nil: Aşkın doğasında bitmek vardır.
Ama bunu kabul etmek çok zor...
Nil: Aşkın bitmesi kötü bir şey değildir. Her an mutlu olabiliyor musun? Mutluluk da acı da biter. Duyguların hepsi gelip geçicidir. İyi ki sürekli mutlu değiliz. Yoksa çıldırırız.
Ama, bunun bitişi dönüşümle olursa o zaman sevgiye dönüşür. Yani sahici aşk sevgi bilincinin ilk evresidir.
Ya tutku?..
Nil: Tutku, sadece bağımlılık ilişkisidir. Sigara bağımlılığından farklı değildir. Aşkta hem bağlılık hem bağımlılık vardır. Sevgide sadece bağlılık vardır.
Peki, ilişki sevgiye dönüştükten sonra aramaz mı insan ‘AŞK’ ın heyecanını?
Saim: Aramaz.
Nil: Çoğu insan sanıyor ki aşkta heyecan vardır; sevgide yoktur. Halbuki aşkta sadece heyecan vardır dinginlik yoktur. Sevgide hem heyecan vardır hem dinginlik vardır.
Saim: Aşkta, sevgilinin dışında hiçbir şey yoktur. Sevgide ise hem sevgili vardır hem hayatın her şeyi. Bir uçtan bir uca savrulmazsınız. Dengedesinizdir.
Nil: Aşk aslında bir mani halidir. Aşk bitince depresyona giriyorsun. Manikdepresif yani.
Sağlıklı insanda aşk adım adım gelişir ve sevgiye dönüşür.
O zaman 'gerçek' sevgi aşktan da öte...
Nil: Aşktan çok öte bir şey. Aşkın bütün olumlu halleri gerçek sevgide vardır ama olumsuz halleri hiç yoktur.
Son olarak, aşktan aşka koşan insanlar için neler demek istersiniz?
Nil: Birçok insan cinsel arzuların dorukta olmasını, tensel arzuyu aşk sanıyor. Onun için iki ayda biten evlilikler var. Tabii ki aşkta cinsellik vardır. Ama sadece cinsellik yoktur.
Saim: Bunlar ilişki değil aslında, fethederek kendini değerli hissetme arzusu. Böyle kişiler ne kadar çok insanı fethedebiliyorlarsa o kadar değerli olduklarını sanırlar.
ALINTI
AŞK AYAKKABI GİBİDİR...
AŞK Ayakkabı Gibidir...; "Delik" Bir aşkı onarmaya Kalkışmayın...
Bedenin yükünü ayaklar taşır, ruhun yükünü yürekler...
Bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran ayaklarınız için rahatlığı ve şıklığı bir arada barındıran ayakkabıyı seçersiniz.
İçinizin acılarını,sıkıntılarını,kırgınlıkların- ı ve hayallerini yüklenen yüreğiniz için de huzur verici ve "güzel" bir aşk ararsınız.
Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir...
Bazıları çamur yağmur, toz toprak kar buz gibi her türlü "kötü hava" koşullarına dayanıklıdır.
Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak "yamulur" ilk yağmurlu havada "altı açılır" veya güzel havalarda bile "iki günde bozulup" gider.
Aşkları da ayakkabılar kadar "itinayla" seçmezseniz,tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde "nasır" oluşabilir.
Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz için "zamanla açılır" diyen satıcıya inanarak alırsanız, zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" başlar.
Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel beğeniye kapılıp "zamanla düzelir" diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların "çarpıldığını" görebilirsiniz.
Aşık olabileceğiniz insan türü, tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde, farklı kalitelerde ve sayısız "renktedir"...
Aşkı bir çeşit serüven olarak "spor" gibi yaşayanlar, aynen "spor ayakkabı" gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar.
Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler "klasik ayakkabı" gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar.
Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır.
"Bez" ayakkabılar gibi kısa ömürlü "tatil aşkları" ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur.
"Marka" ayakkabı alır gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan" aşıklar görürsünüz.
Katı plastikten "yağmur çizmesi" edinir gibi mantık süzgecinden geçirip "işe yarar" biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz.
Ayrıca ne tuhaf ki, psikolojik testlerde "zaafı" olup evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan insanların aynı
zamanda "değişik" türde aşklara da zaafı olduğu söylenir.
Evet, aşk "ayakkabıdır".
Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp "hor" kullandığınız zaman kolayca eskittiğiniz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede "eskitirsiniz".
Ve nasıl ki "delik" bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca "bir miktar" ömrünü uzatmış olursanız; "delik" bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da "asla eskisi gibi olmayacaktır"!
Bedenin yükünü ayaklar taşır, ruhun yükünü yürekler...
Bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran ayaklarınız için rahatlığı ve şıklığı bir arada barındıran ayakkabıyı seçersiniz.
İçinizin acılarını,sıkıntılarını,kırgınlıkların- ı ve hayallerini yüklenen yüreğiniz için de huzur verici ve "güzel" bir aşk ararsınız.
Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir...
Bazıları çamur yağmur, toz toprak kar buz gibi her türlü "kötü hava" koşullarına dayanıklıdır.
Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak "yamulur" ilk yağmurlu havada "altı açılır" veya güzel havalarda bile "iki günde bozulup" gider.
Aşkları da ayakkabılar kadar "itinayla" seçmezseniz,tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde "nasır" oluşabilir.
Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz için "zamanla açılır" diyen satıcıya inanarak alırsanız, zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" başlar.
Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel beğeniye kapılıp "zamanla düzelir" diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların "çarpıldığını" görebilirsiniz.
Aşık olabileceğiniz insan türü, tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde, farklı kalitelerde ve sayısız "renktedir"...
Aşkı bir çeşit serüven olarak "spor" gibi yaşayanlar, aynen "spor ayakkabı" gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar.
Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler "klasik ayakkabı" gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar.
Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır.
"Bez" ayakkabılar gibi kısa ömürlü "tatil aşkları" ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur.
"Marka" ayakkabı alır gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan" aşıklar görürsünüz.
Katı plastikten "yağmur çizmesi" edinir gibi mantık süzgecinden geçirip "işe yarar" biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz.
Ayrıca ne tuhaf ki, psikolojik testlerde "zaafı" olup evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan insanların aynı
zamanda "değişik" türde aşklara da zaafı olduğu söylenir.
Evet, aşk "ayakkabıdır".
Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp "hor" kullandığınız zaman kolayca eskittiğiniz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede "eskitirsiniz".
Ve nasıl ki "delik" bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca "bir miktar" ömrünü uzatmış olursanız; "delik" bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da "asla eskisi gibi olmayacaktır"!
SEVGİLERİN EN GERÇEĞİ...
Ve işte sevgilerin en gerçeği!..
Beyoğlu Sineması'na gitmişler.. İzbe ya da entel dehlizlere dalmışlar..
O felaket tuvaletin yolunu da bulmuşlar ama sevgiyi bulamamışlar..
Yolda çevirip soruyorlar..
"Peki sen nasıl buldun?" diye..
Tesadüfen.. Sevgi genelde öyle bulunur zaten.. Tesadüfen..
Benim çocukluk heyecanım, KamburŞövalye de Legarder'i izlemeğe gittiğim gün o ufak tefek Japon, bir portakal sandığını ters çevirip yaptığı tezgâhında, tuvalet parasına, 100 bin liraya satıyordu bu "Sevgi" kitapçığını..
"Bir şey kaybetmediniz" dedim, benim yazılarımı okuyup kitabın peşine düşenlere..
"Hatta kazandınız.. Çünkü ben sizlere aslından güzel naklediyorum.."
Aslı derken tercümesi tabii.. Japon yazar Masumi Toyotome'nin günahını almayalım ve gelelim son bölüme.. Yani gerçek sevgiye..
Üçe ayırmıştı yazar sevgileri..
Eğer türü sevgi.. Seni severim, "eğer" bana Ferrari alırsan..
Çünkü türü sevgi.. Seni seviyorum.. "Çünkü" Ferrari'n var.."
Çünkü türü sevginin daha iyi olduğunu anlatmıştı yazar.. "Eğer türü gibi şartta bağlı değildir. Sahip olduğu şeyler yüzünden insanın sevilmesidir. Güzel diye.. Yakışıklı diye.. Sanatçı, zengin diye.. Ünlü diye sevilmek insanın hatta hoşuna gider.." demişti..
Ama onu da elinin tersi ile bir kenara itmişti. Çünkü bu tür sevgi büyük bir stres yaşatırdı.. "Ben bunlara sahibim diye seviliyorum. Kaybettiğim gün beni sevenler de kaybolur etrafımdan" korkusu getirirdi.
Eninde sonunda da, eğer türü sevgi ile aynı kapıya çıkardı. Sevilen siz değildiniz.. Sahip olduğunuz ve kaybedebileceğiniz şeylerdi.
Peki neydi, gerçek sevgi?.. Asıl sevgi.. Kutsal sevgi.. En güzel sevgi..
"Üçüncü tür sevgi benim 'Rağmen' diye adlandırdığım türdür" diyor yazar.
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu..
Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgi de değil.
Bu üçüncü tür sevgide, insan "Bir şey olduğu için" değil, "Bir şey olmasına rağmen" sevilir.
Güzelliğe bakar mısınız?..
Rağmen sevgi..
Esmeralda, Quasimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya Çingene olmasına "rağmen" tapar!..
"Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile .."
Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor.
Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.
Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir."
Bunun böyle olduğundan nasıl emin?..
Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. "Şu soruma cevap verin" diyor.
"Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz?.. Kendi kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.."
Devam ediyor Toyotome..
"Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün.. Dünya birdenbire başınızın üstüne çökmez miydi?. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?."
Sizi bilmem.. Ben bunu aynen yaşadım, sevgili okuyucular.. Aynen..
Biz dönelim Toyotome'ye..
"Diyelim sıradan bir yaşamınız var.. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor:
"Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar."
Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi..
"Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."
Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome..
"Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor.. Anlatıyor..
"Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama da o da aynı şeyi başkasından beklemektedir."
Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?..
Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar.. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi.. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz..
Hani nerede?..
Hepsi o..
Ve asıl çarpıcı cümle en sonda..
"Dünyadaki en büyük kıtlık, 'rağmen' türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."
Tariflerine katıldığım Masumi Toyotome'nin bu kötümserliğine katılmıyorum..
Bu sevgi bu dünyada yeterince var.. Bugüne kadar bulamadıysak, yeterince aramamışız demektir. Bulacağımıza inanmamışız demektir. İlk tatsız deneyimden sonra yıkılmışız demektir.
Oysa "Sevgi" bir yerlerde bizi bekliyor..
Bulana kadar aramaya devam!..
Hatta.. Ve hatta sevgili okuyucular,
Belki de böyle bir sevgiye sahibizdir de haberimiz yoktur. Biraz dikkatli bakalım etrafımıza..
Alıntı
Beyoğlu Sineması'na gitmişler.. İzbe ya da entel dehlizlere dalmışlar..
O felaket tuvaletin yolunu da bulmuşlar ama sevgiyi bulamamışlar..
Yolda çevirip soruyorlar..
"Peki sen nasıl buldun?" diye..
Tesadüfen.. Sevgi genelde öyle bulunur zaten.. Tesadüfen..
Benim çocukluk heyecanım, KamburŞövalye de Legarder'i izlemeğe gittiğim gün o ufak tefek Japon, bir portakal sandığını ters çevirip yaptığı tezgâhında, tuvalet parasına, 100 bin liraya satıyordu bu "Sevgi" kitapçığını..
"Bir şey kaybetmediniz" dedim, benim yazılarımı okuyup kitabın peşine düşenlere..
"Hatta kazandınız.. Çünkü ben sizlere aslından güzel naklediyorum.."
Aslı derken tercümesi tabii.. Japon yazar Masumi Toyotome'nin günahını almayalım ve gelelim son bölüme.. Yani gerçek sevgiye..
Üçe ayırmıştı yazar sevgileri..
Eğer türü sevgi.. Seni severim, "eğer" bana Ferrari alırsan..
Çünkü türü sevgi.. Seni seviyorum.. "Çünkü" Ferrari'n var.."
Çünkü türü sevginin daha iyi olduğunu anlatmıştı yazar.. "Eğer türü gibi şartta bağlı değildir. Sahip olduğu şeyler yüzünden insanın sevilmesidir. Güzel diye.. Yakışıklı diye.. Sanatçı, zengin diye.. Ünlü diye sevilmek insanın hatta hoşuna gider.." demişti..
Ama onu da elinin tersi ile bir kenara itmişti. Çünkü bu tür sevgi büyük bir stres yaşatırdı.. "Ben bunlara sahibim diye seviliyorum. Kaybettiğim gün beni sevenler de kaybolur etrafımdan" korkusu getirirdi.
Eninde sonunda da, eğer türü sevgi ile aynı kapıya çıkardı. Sevilen siz değildiniz.. Sahip olduğunuz ve kaybedebileceğiniz şeylerdi.
Peki neydi, gerçek sevgi?.. Asıl sevgi.. Kutsal sevgi.. En güzel sevgi..
"Üçüncü tür sevgi benim 'Rağmen' diye adlandırdığım türdür" diyor yazar.
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu..
Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgi de değil.
Bu üçüncü tür sevgide, insan "Bir şey olduğu için" değil, "Bir şey olmasına rağmen" sevilir.
Güzelliğe bakar mısınız?..
Rağmen sevgi..
Esmeralda, Quasimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya Çingene olmasına "rağmen" tapar!..
"Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile .."
Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor.
Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.
Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir."
Bunun böyle olduğundan nasıl emin?..
Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. "Şu soruma cevap verin" diyor.
"Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz?.. Kendi kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.."
Devam ediyor Toyotome..
"Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün.. Dünya birdenbire başınızın üstüne çökmez miydi?. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?."
Sizi bilmem.. Ben bunu aynen yaşadım, sevgili okuyucular.. Aynen..
Biz dönelim Toyotome'ye..
"Diyelim sıradan bir yaşamınız var.. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor:
"Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar."
Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi..
"Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."
Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome..
"Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor.. Anlatıyor..
"Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama da o da aynı şeyi başkasından beklemektedir."
Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?..
Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar.. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi.. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz..
Hani nerede?..
Hepsi o..
Ve asıl çarpıcı cümle en sonda..
"Dünyadaki en büyük kıtlık, 'rağmen' türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."
Tariflerine katıldığım Masumi Toyotome'nin bu kötümserliğine katılmıyorum..
Bu sevgi bu dünyada yeterince var.. Bugüne kadar bulamadıysak, yeterince aramamışız demektir. Bulacağımıza inanmamışız demektir. İlk tatsız deneyimden sonra yıkılmışız demektir.
Oysa "Sevgi" bir yerlerde bizi bekliyor..
Bulana kadar aramaya devam!..
Hatta.. Ve hatta sevgili okuyucular,
Belki de böyle bir sevgiye sahibizdir de haberimiz yoktur. Biraz dikkatli bakalım etrafımıza..
Alıntı
KADIN KALP HİZASINDAN SEVİLİR...

Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak sevmeli erkek kadını..
Ama hiç bir kadın çocuk muamelesi görmek istemez.
Söylediği şeyler çocukça da olsa dinlenilmesini,dikkate alınmasını ister.
Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz; ama asla onu bir çocuk olarak görmeyeceksiniz..
Bir kadın güçlüdür aslında.hatta erkeklerden çok daha güçlüdür.
Ama bu gücünü herzaman ortaya koymasını sevmez.
İster ki,erkeğin gücü kendisine huzur versin.
Kendi kendine yapabileceği şeyleri bile erkeğin yapmasını bekler.
Böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir.
Ancak kadın gücünü göstermek istediğinde onu engelleyemezsiniz.
Yapmak istediği bir şey varsa mutlaka yapar.
Bir kadın sevgidir aslında.
İçinde her zaman sevgiyi taşır.sevdiklerinden kolay ayrılamaz.
Sevdiklerini kolay kolay kıramaz.zor sever; ama, tam sever.
Bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için yüreğinin kabul ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir.
Ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız.
Belki kolayca yüreğine girebilirsiniz.ancak beyninde yer her an terk edilebilirsiniz.
Sevmediği halde terk etmeyen kadınlar da var elbette.
Bunun tek nedeni ise engelleyemedikleri acımak" duygusudur.
Bir kadın yalnızdır aslında. Hiçbir zaman kadını bütünüyle elde edemezsiniz.
Kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep yalnızdır.
O dünyaya kimsenin girmesine izin vermez.
Hiçbir anahtar o dünyanın kapısını açamaz.
Yalnızlık onun sığınağıdır.
O sığınağa ne zaman gireceğine, ne kadar kalacağına hep kendisi karar verir.
Sığınaktayken oradan çıkmaya zorlarsanız,onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.
Bir kadın çılgındır aslında. Neler yapabileceğini erkek aklı hayal bile edemez.
Üreticiliğinin sınırı yoktur.
Ama bunu ortaya çıkartmak için hayatının erkeğini bekler.
Hoyratça harcamaz üreticiliğini,sadece erkeğine saklar.
Bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok şanslısınız demektir.
Çünkü hayatın içinde olan her şey ancak kadınlar olduğunda anlam kazanıyor.
Yemek yemek,su içmek bile. Bir kadının elinden içtiğiniz suyla kendi kendinize bardağı doldurup içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyormusunuz?
Anlıyorsanız ne mutlu size. Anlamıyorsanız ne yazık ki yaşamıyorsunuz
Bir kadını ağlatırken çok dikkat edin..!!!
Çünkü Allah gözyaşlarını sayar.....!!!!
Kadın;erkeğin kaburgasından yaratıldı,ayaklarından yaratılmadı..!!!
Öyle olsaydı ezilirdi......!!!
Üstün olsun diye başından da yaratılmadı......!!
AMA GÖĞSÜNDEN YARATILDI......
Eşit olsun diye......
Kolun biraz altında...Korunsun diye...!!!
KALP HİZASINDA SEVİLSİN DİYE!!!
SULANMAYAN HERŞEY, ZAMANLA ÖLÜME BAKIYORDU..

Sulanmayan Herşey Zamanla Ölüme Bakıyordu...
Bakıyordu,
Beklenmedik zamanlarda karşılaştığımız, bizi hep şaşırtır.
Şaşırtır çünkü, söylendiği gibi beklenmediktir.
Anidir... hızlıdır... sarsar... hırpalar... sallar...
Beklenmedik zamanlarda karşılaştığımız her ne ise, bizi hep şaşırtır işte.
“Önce bakmaya çalıştık önümüze
neşeli olduğumuz bir gerçekti
kayıtsızdık karşılaşabileceklerimize karşı
ne olabilirdi ki”
Hayat beklenmeyen ne getirdi ki?
Her şeyi belki... Kırmızı başlık, büyük boy bisiklet, keçeli boya kalemleri, saksıda çiçekler, lacivert kısa bir etek, lastik top, baş ağrısı, FMF, beş katlı bir apartmanın beşinci katında bir daire, dat, pek çok diploma, pek çok kış, pek çok bulut, pek çok çikolata, kase kase yoğurt, tereyağlı ekmek, dört duvar, cam bardaklar, savaş...
“şimdilerde her şeye karşı şüphe sana, ona, buna, şuna bana bile...
Yaşadıklarımsa hiç ben yaşamışım gibi değil”
Bunlardan hangisine günler, haftalar, aylar... Öncesinden hazırlık yaptım ki?
Her şeye hazır olduğumu söyleyemeyecek kadar hazırlıksızım aslında yaşamaya. Ölüme mesela...
Ne kadar kesinse öleceğim bir gün, o kadar kesin ona hiçbir zaman hazır olamayacağım. Gündelik bir insan olmanın telaşındayım sanırım çoğu zaman. Gündelik insan olmak...
Çok şükür ki, ayda seksen milyon taksit ödemeye başlamadım henüz.
“Önce çiçeklerin solduğunu farkettim çiçekler solunca sulayabileceğim hiçbir şeyim kalmayacaktı anılarımı sulamayı çoktan bırakmıştım gördüm ki, sulanmayan her şey zamanla ölüme bakıyordu bir balık nasıl susuz kalabilir? Bir bardak su istesem sizden...”
“Bebeklerin aczini gördükçe ürperiyordum, küçük olan her şeyin ilgiye, yardıma, sevgiye ihtiyacı olması kendi küçüklüğüme bakmama sebep oluyordu bir ninni olsa uykuya dalardım”
“Nasıl aldıysam evi sahibinden öylece bırakmalıydım özellikle ocak tertemiz olmalı yerler çamaşır suyuyla silinmeli balkonun darmadağınıklığı derlenip toparlanmalı kırılan varsa yerine yenisi alınmalı duvar kağıtlarında hassasiyetle durulmalı”
“Yer değiştirmeyi ne çok seviyordum mekana sıkışmadan yaşamak bu olsa gerekti kimseye uzun süre tanıdık gelmekten kaçmaktı belki bu şanslıydım ki sürekli aynı pencereden bakmak zorunda değildim şanslıydım ki sürekli aynı kapıdan girip çıkmak zorunda değildim”
“Ne kadar da güzel kiraz ağaçlarınız var cevizlerin sokaklara dökülmesi alışık olmadığımız bizim kestaneler de öyle biz severiz hem cevizi, hem kestaneyi...
Hem de kirazı... Niyetimiz onları bitirmek değil severiz sadece sevmek yeter bize, fazlasına bulaşmayız”
“İki nehir boyu uzanan topraklardayız henüz birini bile görme şansını yakalayamadım”
“O kıtanın üzerinde sanal yaşıyormuş insanlar dediler ki bomboş sokaklar biz sokakları severiz, yürürüz bol bol köşebaşlarında durup bakarız kaldırımtaşlarının çizgilerine basmamaya çalışırız yapacak çok şey buluruz istedikten sonra sağlık olduktan sonra...”
“Kedilerle konuşmak için çıktığımda dışarı havanın soğuk olduğundan yakındılar bana üşüyen patilerinden, titreyen tüylerinden bahsettiler henüz kış, henüz soğuk dedim onlara miyavlayıp uzaklaştılar”
“Epeydir kelimelere dokunamadığımdan parmaklarımda uyuşma var bu kadar uzak kalmak yaramadı onlara kalem elimi özledi elim kalemi...”
“Şu buz tutmuş yolu gördün mü sen de su borusu patlamış ne kötü”
Beklenmedik zamanlarda karşılaştığımız, bizi hep şaşırtır.
Hayat beklenmeyen ne getirdi ki?
Her şeyi belki..
Shadow-750c
YÜREĞİM YAŞAYAN BİR ÖLÜ....

Yüreğim Yaşayan Bir Ölü..! ! !
Öyle bir an geldi ki; artık hep hasret kokuyordu yağan yağmurlar...
Gülmek nedir bilmiyordu içimdeki çocuk; yaşamak ağır bir yüktü omuzlarında; ne sevdiği yağmurlarda ıslanmak istedi ne de yaşamak!
Yüreğim, yaşayan bir ölüydü; kime sarıldıysam hüzün bulaştı ellerine; oysa onlar hüznü bilmezlerdi. Ve bir dağ başı ıssızlığı gibi gömüldüm içime.
Kendimde eğer ki bulamıyorsam yaşama gücünü, neye yarar ki çabalarım? Ve her uykuya dalışlarımda ne kadar çok istedim bir daha hiç uyanmamayı.
Ölümlerini yakıştaramadıklarım birer birer çıktığında hayatımdan; her biri kendince bir boşluğu bırakıp gitti ardında. Yaşama sevincim, onlarla birlikte karıştı toprağa. Birbirinin aynısı olan günler, bitmeyen sancılardı...
Mühürleyip dudaklarımı, tıkayıp kulaklarımı ve kapamayı denedim gözlerimi. Buna rağmen içimdeki sessizlik büyüdükçe büyüdü; yazmak da yetmedi; yetersiz geldi kelimeler ama yine de en zoru kendimi hiç bulamayışım...
Kaç kişi için anlamı vardı ki varlığımın ve kaç kişi için sığınacak bir limandı bu yüreğim?...
Söylemesem, yazmasam ben de herkes gibiyim işte; sağır, dilsiz ve kör.
Ölümlerini yakıştıramadıklarım, birer birer çıktığında hayatımdan; ne bırakılan boşlukları doldurabildim ne de o boşlukları birileri...
Ben her gün öldüm öldüm dirildim ama bu yüreğim yaşıyor senin için...
BABAANNEM DERDİ Kİ: İnsan Kısadır Oğlum..! ! !

Babaannem derdi ki: İnsan kısadır oğlum..
Ve bilmezden gelir kısalığını, bilseydi yarışmazdı yollarla, göğe evler yükseltmezdi.
Nazlı babaannem sözü de uzatmazdı ısrarı da az söyler, usul böyle, bir söylerdi bir de adamın kötüsünü piyade, sözün fazlasını şiir yaparlar derdi,
Piyade olduğumu da gördü şiir yazdığımı da küçücük bir büyük anneydi, onu yitirince anladım kısacıkmış her şey, insan kısaymış ağaçtan, ikindiden elmadan, güneşten, kardan, yağmurdan, gölgemiz bile bizden uzunmuş, ya çocukluk O da rüyasından kısaymış meğer, sanki altı kardeş nöbetleşe rüya görsek hepimizden bir çocukluk belki çıkarmış, bu dünya bir pencere türküsünü söylerdi de anlamazdık, bu dünyaya alıştık, şimdi zor geliyor dünyadan gitmek, bazen rüyama geliyor, kısacık kalıyor, bir gülümseme kadar.
Çok uzatma diyor şiiri kimse anlamaz ve ömrün de uzamaz bundan, insan yanlışlarıyla büyür, aşkı uzun boylu sanırdım anladım ama, ne zaman harflerinden de kısaymış aşk,
Bazen yazıncaya kadar geçiyor, bazen zaman alıyor aşkı içimizdeki ormandan kurtarmak aşk kısa, şiir uzun, sözgelimi bir ağaç kaybolsa da orman yine orman, ya bir harfi kaybolsa, zaten kaç harf ki insan.
BİR DURAK DAHA VAR, HENÜZ KİMSENİN İNMEDİĞİ..! ! !

Sessizliğin çığlığı bastığı yerdedir bütün yitirilişler.
Unutmanın eksiliş olduğu bir gerçekte kaybetmek midir kaybedilmek?
Kim bilebilir?
Bir ömre bindik. Vagonlarında arkadaş edindik hep bir ağızdan tüttürdük dumanımızı türkülerle. Dışardan atılan taşlar çarptı yüreğimize. Kanattı.
Nefeslerimizde kapattık yaraları. Ayaktaydık, yorulduk.
Bir durakta eksildik, bir sonrakini beklerken fırlatılmış ağaç gövdeleri düşler kurdurdu. Anılsamalar yaşattı unutulmuş sandığımız her şeyi hatırlatarak. 'Aslında o kadar çok da istasyon eskitmemişiz' dedik.
Gönüllerde gülüşlerle demir seslerini dinledik. Yenilik sunduk, farklılık sunduk.
Aynı vagonu paylaştık aynı simidi iki uçtan koparırken değer bildik huzur okuduk. Sonra en büyük istasyona vardık. Bitmeyecek dediğimiz yolun tam sonundaydık. Ve bütün yollar bitti sandık ama henüz kurulmamış bir istasyon daha vardı görülmeyen.
'Unutmak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını hatırlamak için harcıyoruz.' diyor yazar. Hangimiz unutmak istemedik ki! Döndüğü köşede geçtiği yolu unutmak istiyor insan. Unutulmuş saydıkları ise aslında kabullendikleri oluyor her seferinde de çünkü yol henüz bitmedi.
Birçok köşe var daha dönülmedik.
Olguları kabul etmek olayları kabullenmekten daha kolaydır. Nedense biz hep olayları kabullenmek için günlerimizi yiyoruz. Somutu soyutlaştırmaktır amaç bu işte. Neyin somut neyin soyut olduğuna karar verebilmek de olguları ve olayları ayırabilmek kadar sıkıntı verir insana.
Hayatı avucunun tam ortasına koyduğunda özgürlüğün filizlenmeye başlar. Çünkü hayat tepeden bakınca onun ne istediğini biz göremiyoruz sadece o bizden beklediklerini görebiliyor. Dolayısıyla bu trenin makinisti de o oluyor. Gereksiz birçok çaba sunuyor ve biz sorgulamadan çabanın dibine vuruyoruz.
Hayatı kendi avucunun içine aldığın da parmaklarınla saçlarını tarayabilirsin. Onu besleyebilir ve yönetebilirsin.
Hayatın gereksiz gereklerine kurban etmeyelim kendimizi.
Unutulması gereken eksilir erir gider hayattan zaten.
Bırakalım da biraz nehirlerimiz denizinin ötesine varsın, okyanusa dökülsün.
YANLIZCA BİRAZ, BİRAZ ÜŞÜYORUM..

Caddelerde sisli, puslu bir kış ikindisi. Ağaçlarda salkım salkım eski zamanlardan kalma anılar... Yapraklarda yere düşmeye hazırlanan yağmur damlaları... Bir yaprak kıpırdıyor işte, gümüşi bir damla usulca yere düşüyor. Sen sanki, yaprakların arasından bana müzipçe gülüyorsun.
Beni her zaman şaşırtırsın zaten. Beni her zaman güldürmeyi bilirsin. Farkına bile varmadan bir şarkı dökülüyor dudaklarımdan "Caddelerde rüzgâr, aklımda aşk var."
Rüzgâr keskin ıslığı ile şarkıma eşlik ediyor. İstasyon Caddesi'nin tenhalığı nedense ilk defa içime dokunuyor. Arabaya binsem ve birlikte gezdiğimiz yerlere gitsem, evimde şiirler okuyarak telefonunu beklesem, telefonunun gelmediği zaman seni başka yerlerde arasam. Sonra sen gelsen yanıma, yine "seviyorum" desen, ben yine senin gözlerinde sonsuzluğa mahkum edilen aşkımı görsem. Ayrıca şarkılar gerçek oldu bu kez.
Caddelerde rüzgâr, aklımda aşk var.
Yalnızım, üşüyorum, özlediğimse çok uzaklarda. Bahçeme melekler yağıyor, hepsi de tanıdık. Senden doğan, gözlerinde hayat bulan, bizi koruyan, kollayan ve en önemlisi ikimizi bir araya getiren melekler...
Son kez yine seninle gezmiştik oraları.
Sen kimbilir belki de, uzak bir kıtanın, uzak bir şehrindesin şimdi.
Benimse herşeyim aynı. Geceleri bodrum katlarına yağmur daha çok yağıyormuş, bugünlerde bir tek bunu ögrendim. Bir de geceleri daha uzun sanki, bitmek bilmiyor.
Bana anlatmak için neler biriktirdin içinde?
Benim sana anlatacağım yeni birşeyler yok. Dedim ya, her şey aynı.
Ama sanki biraz mahsunluk çöktü üzerime, bir de gülüşlerim sanki biraz azaldı. Sen olsaydın hemen anlardın. Sen benim herşeyimdin.
Arkadaşım, dostum, öğretmenim, talebem, sevdiğim.
Koşulsuz bir sevgiyle sevdim seni, bağlandım. Sen kimbilir belki de, uzak bir kıtanın, Uzak bir şehrindesin şimdi. Benimse içimde kocaman bir boşluk var. Hayır, Üzülmüyorum, içimdeki boşlukta birtek özlemin yankılanıyor. Hayır, sana anlatmak için yeni şeyler biriktirmiyorum içimde, çok istesen hikayeler uydururum.
Ama hikayelerimden önce itiraflarım olacak. Kendimden bile gizlediğim duygularımın itirafları.
Sana aşık olmaktan delice korktuğumu, sana bakarken içimin titrediğini. Daha pek çok, sırrımı anlatacağım sana.
Gerçi anlatmama gerek yok, sen zaten hepsinin çoktan farkındasın...
Sen kimbilir, belki de uzak bir kıtanın, uzak bir şehrindesin şimdi.
Bense odamda senden uzak. Hayır beni merak etme, üzülmüyorum. Biliyorum, ikimizde yoktuk bu aşk başladığında ve çok iyi biliyorum, sonsuzluğa mahkum edildi bizim aşkımız.
Dedim ya, beni merak etme. Üzülmüyorum.
Yalnızca biraz, biraz üşüyorum...
ATEŞBÖCEĞİ....

Ateşböceği...
"Yıldızlar ateşböceği sanılmaktan korkmazlar"
"Düşünüyorum da, sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi, naif yönlerimizin keşfedilmesi, cesaretsizliğimizin anlaşılması, korkularımızın paylaşılması sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden. İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler, kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak…, Ne çıkar ateşböcegi sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi, en insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu. Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak.
İncinsek, yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz. Ne kadar özlediğimizi birbirimizi. Neler biriktirdiğimizi, kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızıda ağır küfeler, her gün katlanan. Ve koşullar, bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var. Ufukta kara bir kış görünüyor. Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize. Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız. Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi".
Rabindranath Tagore
ÖĞRETMENLERE BU SÖZLER AZ BİLE!!!!
Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.
· Dünyanın her yanında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakâr ve en değerli varlığıdır.
· Öğretmen bir sanatkârdır, yarının temelini o attığı gibi, değerli kişilik hamuruna da biçim verir.
· Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.
· Gelecek gençlerin, gençler ise öğretmenlerin eseridir.
· Öğretmen, geçmişin öğreticisi, geleceğin kurucusudur.
· Toplumların uygarlık düzeyi, öğretmene verdiği değerle ölçülür.
· Geleceğin güvencesi eğitime, eğitim ise öğretmene dayalıdır.
· Yeryüzünde barışı sağlayacak sihirli değnek analarla öğretmenlerin elindedir. Eğitim demek, vücutta ve ruhtaki güzelliği ve mükemmelliği son mertebesine kadar geliştirmek demektir. (Eflatun)
· Öğretmenlik bir sanat işidir. Sanatçı geçim sıkıntısı çekerse, ondan yaratıcılık beklenemez. (İ.N.Özgür)
· Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. (Atatürk)
· Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakar muallim ve mürebbilerini sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. (Atatürk)
· Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve muhterem unsurlarıdır. (Atatürk)
· Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bur millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini kazanamamıştır. (Atatürk)
· Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder. (Atatürk)
· Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister. (Atatürk)
· Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum. (Hz. Ali)
· Yeryüzünde öğretmenlikten daha şerefli bir meslek tanımıyorum. (Diyojen)
· Dünyada her şeye değer biçilebilir, ama öğretmenin eserine değer biçilemez. Çünkü, onun eseri her şeydir ve hem de hiçbir şeydir. (Socrates)
· Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir. (Atatürk)
· En önemli ve feyizli görevlerimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu suretler olur. (Atatürk)
· Bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da, köleliğe, yoksulluğa düşüren de eğitimdir. (Atatürk)
· Yeter derecede eğitime sahip olmalısın ki, çevrende insanları gereğinden büyük görmeyesin; fakat bilgeliği sağlayacak kadar da eğitimin olmalı ki, onları küçük görmeyesin. (M.L. BOREN)
· Heykeltıraş mermere ne ise; öğretmen de çocuğa odur. (Addison)
· Öğretmen ve ağaç ürünlerinden belli olur. (Ukrayna Atasözü)
· Öğrencilerine okuma isteği aşılamayan bir öğretmen havada soğuk demir dövüyor demektir. (H. Mann)
· Ülkemizi gerçek hedefe, gerçek mutluluğa kavuşturmak için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanımızı kurtaran asker ordusu, diğeri ulusumuzun geleceğini yoğuran irfan (bilim, kültür) ordusudur. (Atatürk)
· Öğretmenlik mesleklerin en az kazanç getireni, fakat insanı en çok ödüllendirenidir. (H.V. Dyke)
· Öğretmen nasılsa sınıf da öyledir. (Alman Atasözü)
· Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir. (Atatürk)
· Dünyanın her yerinde öğretmenler toplumun en özverili ve en saygıdeğer öğeleridir. (Atatürk)
· Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınızın kazandığı için yol açtı.Gerçek zaferi siz,öğretmenler kazanacaksınız. Bunu başaracağınızdan kuşkum yoktur. Sarsılmaz bir inançla ben ve arkadaşlarım sizi gözeteceğiz... Sizin karşılaştığınız tüm engelleri kıracağız. (Atatürk)
· Bir topluluk ulus olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır. Onlardır ki,toplumun gerçek bir ulus haline getirirler. (Atatürk)
· Öğretmenlik Tanrı sanatıdır. (Hz.Ali)
· Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın (kültürün) müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik (uygulama) mevkiine konduğu vakit Türk milleti yükselecektir. (Atatürk)
· Dünyanın her yanında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakâr ve en değerli varlığıdır.
· Öğretmen bir sanatkârdır, yarının temelini o attığı gibi, değerli kişilik hamuruna da biçim verir.
· Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.
· Gelecek gençlerin, gençler ise öğretmenlerin eseridir.
· Öğretmen, geçmişin öğreticisi, geleceğin kurucusudur.
· Toplumların uygarlık düzeyi, öğretmene verdiği değerle ölçülür.
· Geleceğin güvencesi eğitime, eğitim ise öğretmene dayalıdır.
· Yeryüzünde barışı sağlayacak sihirli değnek analarla öğretmenlerin elindedir. Eğitim demek, vücutta ve ruhtaki güzelliği ve mükemmelliği son mertebesine kadar geliştirmek demektir. (Eflatun)
· Öğretmenlik bir sanat işidir. Sanatçı geçim sıkıntısı çekerse, ondan yaratıcılık beklenemez. (İ.N.Özgür)
· Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. (Atatürk)
· Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakar muallim ve mürebbilerini sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. (Atatürk)
· Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve muhterem unsurlarıdır. (Atatürk)
· Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bur millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini kazanamamıştır. (Atatürk)
· Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder. (Atatürk)
· Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister. (Atatürk)
· Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum. (Hz. Ali)
· Yeryüzünde öğretmenlikten daha şerefli bir meslek tanımıyorum. (Diyojen)
· Dünyada her şeye değer biçilebilir, ama öğretmenin eserine değer biçilemez. Çünkü, onun eseri her şeydir ve hem de hiçbir şeydir. (Socrates)
· Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir. (Atatürk)
· En önemli ve feyizli görevlerimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu suretler olur. (Atatürk)
· Bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da, köleliğe, yoksulluğa düşüren de eğitimdir. (Atatürk)
· Yeter derecede eğitime sahip olmalısın ki, çevrende insanları gereğinden büyük görmeyesin; fakat bilgeliği sağlayacak kadar da eğitimin olmalı ki, onları küçük görmeyesin. (M.L. BOREN)
· Heykeltıraş mermere ne ise; öğretmen de çocuğa odur. (Addison)
· Öğretmen ve ağaç ürünlerinden belli olur. (Ukrayna Atasözü)
· Öğrencilerine okuma isteği aşılamayan bir öğretmen havada soğuk demir dövüyor demektir. (H. Mann)
· Ülkemizi gerçek hedefe, gerçek mutluluğa kavuşturmak için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanımızı kurtaran asker ordusu, diğeri ulusumuzun geleceğini yoğuran irfan (bilim, kültür) ordusudur. (Atatürk)
· Öğretmenlik mesleklerin en az kazanç getireni, fakat insanı en çok ödüllendirenidir. (H.V. Dyke)
· Öğretmen nasılsa sınıf da öyledir. (Alman Atasözü)
· Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir. (Atatürk)
· Dünyanın her yerinde öğretmenler toplumun en özverili ve en saygıdeğer öğeleridir. (Atatürk)
· Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınızın kazandığı için yol açtı.Gerçek zaferi siz,öğretmenler kazanacaksınız. Bunu başaracağınızdan kuşkum yoktur. Sarsılmaz bir inançla ben ve arkadaşlarım sizi gözeteceğiz... Sizin karşılaştığınız tüm engelleri kıracağız. (Atatürk)
· Bir topluluk ulus olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır. Onlardır ki,toplumun gerçek bir ulus haline getirirler. (Atatürk)
· Öğretmenlik Tanrı sanatıdır. (Hz.Ali)
· Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın (kültürün) müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik (uygulama) mevkiine konduğu vakit Türk milleti yükselecektir. (Atatürk)
KİŞİNİN FARKINDALIĞI

İki sey "Kalitesiz insan" in özelligidir :
1-Şikayetçilik
2- Dedikodu
İki sey çözümsüz görünen problemleri bile çözer :
1- Bakış açısını değiştirmek
2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek
İki şey yanlış yapmanı engeller :
1- Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2- Hak yememek
İki sey kişiyi gözden düşürür :
1- Demagoji (Laf kalabalığı)
2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)
İki şey insanı "Nitelikli insan" yapar :
1- iradeye Hakim Olmak
2- Uyumlu Olmak
İki şey "Ekstra Deger" katar :
1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek
İki şey geri bırakır :
1- Kararsızlık
2- Cesaretsizlik
İki sey kaşif yapar :
1- Nitelikli çevre
2- Biraz delilik
İki sey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar :
1- Baskın yeteneği bulmak
2- Sevdiğin işi yapmak
İki sey basarinin sirridir :
1- Ustalardan ustaligi ögrenmek
2- Kendini güncellemek
İki sey basariyi mutlulukla beraber yakalamanin sırrıdır :
1- Niyetin saf olması
2- Ruhsal farkındalık
İki şey milyonlarca insandan ayırır :
1- Sorunun degil, çözümün parcası olmak
2- Hayata ve herseye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek
İki sey gelişmeyi engeller :
1- Aşırılık ( abartı, ifrat, tefrit)
2- Felakete odaklanmış olmak
İki şey çözüm getirir :
1- Tebessüm (gülümseme)
2- Sükut (susmak)
1.08.2008
70 MODEL AŞKLAR

Bir süre senaryo danışmanlığını yaptığım “Hatırla Sevgili” dizisinin son bölümünü ekiple birlikte izledim.
Dizinin senaristi Nilgün Öneş’in “Belki hâlâ umut vardır” diyen son sözleriyle ilk gençliğime gittim.
Nicedir açmayan bir çiçeği koklamış gibi oldum yeniden...
* * *
Dizinin genç oyuncularının yaşadığı çağ ile canlandırdığı çağ ne kadar da farklıydı birbirinden...
Onların tarih diye anlattığı şey, bizim gençliğimizdi.
Ve onların gençliği, bizim tarihimizin mahşer yeri...
Dizi boyunca birbirine uzanıp kavuşamayan bütün o ellerde, “içinde demir bir yumruk gibi gezdirilen” hislerde, altında tutkuyla beklenen pencerelerde, uzun sessizliklerde, sevip diyememelerde, ayrılıp vazgeçememelerde, 70’liler için çok tanıdık bir hissiyat gizliydi; ki o hissiyatın hatırlatılması, dizinin siyasal hafızaya katkısı kadar önemliydi.
* * *
Söylenememiş iki sözcük yüzünden heba olup gitmiş aşkların mezarlığıdır 70’ler...
Oysa bugün aynı iki sözcüğün enflasyonundan tıklım tıkış, aşkın kabristanı...
Sevda uğruna dünyayı yıkacak kadar cüretkâr, ama iş, o sevdayı itiraf etmeye gelince dünyası yıkılan çocuklardık.
O yüzden çoğumuz sevgimizi hayat boyu “sinede bir yare” gibi sakladık. İlk yavuklumuzla hiç uyuyamadıysak da hep onun hayaliyle sabahladık.
Ve o aşklar, bir türlü vuslata erip hakkıyla yaşanamadığından, eskimeyip her daim taze kaldılar.
* * *
Kaç kırık aynada ilan-ı aşk provalarımızın izi vardır kim bilir; kaç lise kitabı, kurutulmuş güllerimizin döşeğidir.
Kaç park bankında, kaç yaz kampında mahcup “arkadaşlık” tekliflerimizin ergen sesi gizlidir.
Kaç plağın kapağında, kaç hatıra defterinin “kalbin kadar temiz sayfalarında” anlaşılmayı bekleyen imalı mısralarımız vardır.
Hele mektuplar!
Bizler ki son nesliyiz mektup denilen itirafnamenin... kaç mektup “Gece ve Müzik” eşliğinde karalanmış, kaçı “Örnek Aşk Mektupları” kitabından ya da cep fotoromanından araklanmış, kaçı gizlice yavuklu cebine saklanmış ve ümitle cevap kollanmıştır.
* * *
“Aşk” demek cüretti zaten; “arkadaş”tık biz... “O en güzel, o en sıcak duygu”ydu çünkü...
“Çıkma” değil, hele “yatma” hiç değil, “konuşma” teklif edilirdi en kabadayısı...
“Konuşma” teklifi bile “Arkadaş kalalım” diye reddedilirdi.
Arkadaşlık, o kadar değerliydi.
Bir kez söz verildi mi de, o söz, illa ki “kıyamete kadar” giden bir yemindi.
El ele tutuşmaya cüret edebilenler uzun kır yürüyüşlerinde uzun uzun susarlardı. Şiirler, şarkılar derdi, onların diyemediğini...
Devrimciler “En güzel günlerimiz/ henüz yaşamadıklarımız”ı okurdu Nâzım Usta’dan; lümpenler “Biz görmesek de görecekler var/ bitecek dertlerimiz”i söylerdi Orhan Baba’dan...
Umut, katığıydı yarın düşlerinin...
Ve “ben” demek ayıptı, “biz” varken...
* * *
Yalnızlık, lügatinde yoktu 70’lerin; onca vuslatsızlığa rağmen bunca dile düşmemişti.
Kavuşmak kolaylaştıkça arttı ıssızlık edebiyatı da... Sanki ete kemiğe büründükçe etten ve kemikten ibaret kaldı ilişkiler de...
Nostaljik bir mazi güzellemesi yapmak istemem. Çünkü giderek zindana dönüşen, koyu bir karanlıktı aynı zamanda 70’ler...
Ama aşkın ha babam ertelendiği o kanlı karanlıkta bile, en dayanışmacı ve masum yanları saklıydı insanoğlunun...
Ayşegül Devecioğlu, “Kuş Diline Öykünen” romanında bir kahramanına o masumiyeti şöyle söyletir:
“Ben hiçbir zaman o kadar iyiliği bir arada görmemiştim. İnsanların en iyi halleri sanki saklanıp gizlendikleri kuytulardan çıkmış ortada salınıyorlar(dı).”
* * *
Şimdi bakıyorum da umursamaz kalabalıklarda metruk bir yalnızlık yaşıyor neslim...
“’En güzel günlerimiz/ dün yaşadıklarımız’ mıydı acep” diye sorguluyor.
Canlandırdığı rolle yaşadığı hayat arasında bocalayan, o yılların hesapsız aşklarını kıskanan, ilişki bolluğu içinde tenhalıktan yakınan genç dizi oyuncularıyla bunları konuştuk.
Gecenin sonunda “Belki hâlâ umut vardır” dedim onlara...
70’lerden kalma bir alışkanlıkla...
Can DÜNDAR
HAYATTAN NE ÖĞRENDİM...

Hayattan ne öğrendim?
Ağır bir ÖSS sorusu gibiydi Esquire dergisinin ki... 'Hayattan ne öğrendiniz?' Verilen süre içinde aklıma gelenleri aşağıda yazdım. Yanlışların doğruları götürmeyeceğini umuyorum:
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.
* * *
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
* * *
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
* * *
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
* * *
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
* * *
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
* * *
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
* * *
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
* * *
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
* * *
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
* * *
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
* * *
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
* * *
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
* * *
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
* * *
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim
Can Dündar:16 / 06 / 2008 05:48
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)