Blogda Ara

25.08.2008

BENİM TERÖRÜM DEĞİL, BENİMÜLKEM - Oktay Yıldırım

Pek muhterem terörle mücadele özel temsilcisi veya koordinatörü veya müdürü veya her neyse buyurmuş; “benim terörüm diye bir şey yok”.

“Dış destek olmaksızın terör sorunu çözülmezmiş, ABD bile bu konuda desteğe ihtiyaç duymakta imiş”.

ABD bile(!).

Söze nereden başlasam bilemiyorum, yazacak o kadar çok şey var ki ancak ariflerin anlayacağı kadarını yazıp geçmeliyim. Terör'ün ne olduğunu anlatmak lazım önce ve daha sonra terörün bir sorun olup olmadığını veya terör gibi gösterilen ama terörü araç olarak kullanan esas sorunun ne olduğunu anlatmak lazım. Esas sorun teşhis edilip gerekli duruş sağlandığında, terörün tek başına bir sorun olarak anlamını yitireceğini ama sadece daha büyük ve daha eski bir sorunun yol açtığı gayri nizami savaşın kullandığı bir araç olduğunu anlatmak lazım.

Türk Dil Kurumu internet sitesine göre terör; kelime anlamı bakımından Fransızca terrere sözcüğünden dilimize geçmiştir ve ” Yıldırma, cana kıyma ve malı yakıp yıkma, korkutma, tedhiş ” anlamına gelir.

Siyasi terimler ve örgütler sözlüğünde ise; kamu otoritesini veya toplum yapısını yıkmak için girişilen korku ve yılgınlık saçan şiddet hareketleri” olarak anlamlandırılır.

3713 sayılı terörle mücadele kanununda ise;

“ Terör; baskı, cebir, ve şiddet korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle anayasada belirtilen cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik, düzenini değiştirmek, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak ve yıkmak veya ele geçirmek temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte (burada örgüt kelimesi iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç etrafında birleşmesiyle, teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi kapsamaktadır) mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir”

şeklinde tanımlanır. Ancak burada “amacıyla” kelimesinden önce sayılanlar, aslında amaç değil yapılan eylemlerin beklenen ve istenen sonucudur. Adı geçen eylemleri insan doğasına uygunluğu bakımından düşündüğünüzde, mutlaka bir amaca hizmet etmesi gerekliliği ortaya çıkar, zira insanlar bu tip davranışları hayvanlar gibi içgüdüsel olarak değil planlayarak ve yukarıdaki tanımda bahsedilen sonuçlarını bilerek yaparlar.

Ve bir terör eyleminin failine ilk sorulan soru “amacın ne?“ sorusudur.

Bu soruya teröristin vereceği cevabı kabul ederek ve bundan sonra yapacağınız mücadeleyi bu cevap ışığında planlayarak yaparsanız, mücadele filan edemezsiniz. Yapacağınız istihbarı, siyasi ve sosyal araştırmalardan sonra bu amacın gerçekte ne olduğunu siz belirlemelisiniz ve sizin belirlediğiniz cevaba göre teröristin doğru söyleyip söylemediğini değerlendirmelisiniz. Usül budur.

Tüm bu açıklamaları yapmama sebep olan şey ise; hala terörün esas amacına ve finansörlerine hizmet eden bir araç değil de kendi iradesi ile eylemler yapan bir örgütün veya örgütlerin faaliyeti olarak algılandığını üzülerek görmektir. İşte bu üzüntü beni arif olma iddiasındakilere bile bu kadar ayrıntılı açıklama yapmak zorunda bırakmıştır.

Konuya dönersek eğer; benim terörüm yoktur, benim ülkem vardır ve benim ülkem üzerinde oynanan tarihi oyun için kukla olarak kullanılan terör vardır. O halde bu oyunun ne olduğu ve kimler tarafından oynandığı konusu ve bizim bu oyunu oynayanlara karşı sergilememiz gereken duruş konusu konuşulmalıdır.

Bu duruşu yeterince sergileyebiliyor muyuz?

Bu duruşu yeteri kadar gösteremiyor oluşumuzun, terörü bizim veya başkalarının terörü yapmaktaki katkısı nedir?

Bizim esas hedefimiz terör müdür yoksa terörü başımıza saran güçler midir?

Bu güçler önce başımıza sardıkları terörü, daha sonra beraber çözmek konusunda bizlere yardım ederek çözüm istikametini kendi çıkarları istikametine mi kanalize etmektedir?

Biz bu oyunun ne kadar içinde veya ne kadar dışındayız?

Ne yapmalıyız?

Konuşulması gereken bunlardır. Konuşulması gereken konu ülkemizde yaşanan, son zamanların moda tabiriyle düşük yoğunluklu çatışmanın bir tarafı biz isek diğer tarafı kimlerdir, hangi ülkelerdir?

Ama önce teröre yaptığımız gibi düşük yoğunluklu çatışma kavramına da anlam itibariyle bir göz atıp neyin üzerinde konuştuğumuzu anlamalıyız.

Düşük yoğunluklu çatışma Amerikalı strateji uzmanları tarafından ortaya atılan bir kavram olmakla beraber anlam bakımından hala gelişimini sürdürmektedir. Çünkü kavram, yaparak öğrenme esasına dayanmaktadır. Önce yapıyorlar, sonrada yaptıklarına bir isim koyarak anlamlandırıp yeni bir konsept olarak dünyanın önüne sunuyorlar.

Bu kavram, genel anlamı itibariyle konvansiyonel savaşın sebep olacağı yıkımlara yol açmadan ve konvansiyonel savaşın hemen akabinde gelmesi kaçınılmaz olan nükleer savaşın yaşanmasını önleyen, bununla beraber aynı sonuçlara daha ucuz yoldan ancak biraz daha uzun bir zaman dilimi içinde ulaşmayı hedefleyen bir savaş türünü tanımlar.

Düşük yoğunluklu çatışma düzenli ordular arasında yaşanmaz, zorunlu sonuçları olmaz, bir bildiri ile ilan edilmez ve bir anlaşma ile bitmez.

Düşük yoğunluklu savaş; küçük çaplı askeri savaş, özel savaş, terörizm, terörizmle mücadele, ayaklanma, askeri destek ve yaptırımlar, siyasi destek, ekonomik destek ve yaptırımlar, psikolojik harp, yanıltma ve yönlendirme, basın ve yayın kuruluşları ile yapılan dezinformasyonlar, toplumun ahlaki ve ananevi yapısına yönelik menfi toplum mühendisliği çalışmaları gibi daha birçok gayri nizami harp tekniğini bünyesinde bulundurur.

Zaten gayri nizami harp ile düşük yoğunluklu çatışma arasında gözle görünür bir fark olmamakla beraber düşük yoğunluklu çatışma kendi anlam gelişimini sürdürmekte bu arada GNH'in de anlam bakımından evrimine yol açmaktadır.

Şu halde terör de tıpkı diğerleri gibi düşük yoğunluklu çatışma kavramı içerisinde geçen savaş biçimlerinden sadece biridir.

Ancak bu kavram bana göre yaşandığı coğrafyaya göre anlam ve biçim bakımından bazı farklılıklar gösterebilir. Mesela Irak veya Filistin'de yaşanan ile Türkiye'de yaşanan çatışma hem anlam ve hem de biçim bakımından farklılıklar gösterir. Ancak savaşların ortak tarafı olan ülke(!) tarafından planlanan sonucu itibariyle; aynı amaca hizmetle yürütüldükleri söylenebilir. Bu başka bir yazının konusu olacak kadar geniş bir konu olduğundan farkları sıralama ve inceleme yapma gereği duymuyorum.

Düşük yoğunluklu çatışma, ilk bakışta askeri bir kavram olarak algılanmakla beraber kullandığı tekniklerin büyük bölümü siyasi ve sivil mekanizmaların kullanılması ile uygulanan tekniklerdir. Bundan dolayı bu savaşı sadece orduların sorumluluk alanında değerlendirmek, demokrasi kavramının tartışıldığı veya ordunun siyasetten uzak durması gereğinin konuşulduğu üstelikte siyasileri ile askerleri arasında derin fikir ayrılıkları olan ülkelerde yanlış sonuçlara gidilmesine neden olur. Bu yanlış sonuçların en önemlisi; kaçınılmaz olan başarısızlığın faturasının orduya kesilmesi olarak önümüzde durmaktadır.

Halbu ki; ordunun bu savaş biçimini tek başına sürdürebilmesi ve başarılı olabilmesi için siyasi kararlara, ekonomiye ve hatta basına ve sivil toplum örgütlerine bile müdahale edebilecek bir yapıya sahip olması ve bunların hiç birisinin ne kamuoyunda ve ne de parlamento da siyasi bir krize neden olmaması gerekir.

Bu, anti demokratik bir uygulama gibi görünmekle ve hatta öyle olmakla beraber, karşı konulan savaşın demokratik usüller kullanmadığı unutulmamalıdır.

Yahut da devletin ve devleti yönetenlerinin güvenlik bilimi bilinç düzeyi, en azından bu savaşın farkındalığı düzeyinde olmalı ve uygulanacak politikaların askeri mücadele ile örtüşmesi sağlanmalıdır. Yani düşük yoğunluklu çatışma diye tabir ettiğimiz şey bir devlet politikası olarak benimsenmeli ve tarafları doğru tahlil edilerek ona göre politikalar üretilmelidir. Sahada yürütülen askeri mücadelenin aynı inanç ve siyasi kararlılıkla politik olarak ta yürütülerek bu savaşın tüm unsurlarının yok edilmesi sağlanmalıdır.

Mücadelenin sadece askeri boyutunun ordu tarafından sahiplenilerek yürütülmesi, burada elde edilen kazanımların bile yanlış politikalar izlenmesi sonucu kaybedilmesi, parlamento içinde yer alan ve daha önce bakanlık dahi yapmış bir kısım siyasilerin bu savaşın taşeronu olan terör örgütünü destekler mahiyetteki dünya görüşleri, sözde sivil toplum örgütleri, dış destekli basın ve yayın bu gün Türkiye Cumhuriyeti devletini, adı geçen DYÇ'nin gerçek karşı tarafı olan ve 88 yıldır hayalini kurup tüm dünyaya ilan ettiği Kürdistan projesinin sahibi olan ülkenin(!) istediği doğrultuda; “bizim sorunumuz terör sorunudur ve bu sorun silahlı mücadele ile çözülemez” noktasına getirmiştir.

Sorunun salt terör sorunu olarak algılatılması başarıldıktan sonra, yani esas hedef saklandıktan sonra gidişatı istediğiniz noktaya yönlendirmek kolaydır, hele de siz stratejik müttefik rolünde iseniz çok daha kolaydır.

Türkiye'de yaşanan düşük yoğunluklu çatışma kavramının genel kabul ile ayrıştığı en önemli nokta katılımcılar noktasıdır. Genel kabule göre taraflar;

• Saldırıya maruz kalan devlet,

• Söz konusu toprağın belirli bölümü üzerinde hak iddia etmek ya da devlet kurmak iddiasında olmak suretiyle tehdit teşkil eden örgüt veya örgütler,

• Kendi çıkarları için bu devlete destek vermekte olan bir başka devlet,

olarak belirlenmiş olmakla birlikte bu yaklaşım; terörün ve terör örgütlerinin DYÇ'nin kullandığı araçlardan sadece biri olduğu gerçeği ile çelişmekte onu doğrudan taraf konumuna getirmektedir. Bunun yerine daha mantıklı olan ve DYÇ'nin doğasına ters düşmeyen yaklaşım ise bu tarafları sadece;

• Saldırıya maruz kalan devlet,

• Kendi çıkarları için bu savaşı başlatan ve DYÇ'nin tüm unsurlarını kullanarak doğrudan veya dolaylı olarak saldıran devlet.

olarak belirlemek hem mücadelenin usulünün doğru belirlenmesi açısından ve hem de yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı yenilginin kaçınılmaz olması keyfiyetinin değişmesi açısından son derece önemlidir.

Eğer ne ile veya kim ile savaştığınızı veya savaştığınız örgüt veya örgütlerin ulaşmak istediği sonuçların, kimin veya hangi ülkenin çıkarlarına hizmet ettiğini doğru teşhis ederseniz, nasıl savaşacağınızı da doğru belirlersiniz.

Daha açık anlatayım;

• Biz PKK ile savaşmıyoruz

• Bizim terör sorunumuz yok, esas sorunumuzun olduğu ülke veya ülkelerin önümüze koyduğu taşeronlardan biridir terör.

• Hal böyle olunca “bizim terörümüz” veya “başkalarının terörü” diye bir şey de yok.

• Bizim ülkemiz ve bizim ülkemiz üzerindeki planlarını hayata geçirmek için terörü DYÇ'nin diğer unsurları gibi kullanan emperyal bir dış güç var. DYÇ'nin tarafı olan başka bir devlet var.

• Yıllardır sürdürülen ve ödenen tüm bedellere rağmen sonuç alınamayan bir kör dövüşü var.

• Kılavuzluk etmek iddiası ile bu ülkeyi uçuruma sürükleyen bir kılavuzumuz, stratejik ortağımız var.

• İstanbul'un kürt şehri olduğunu söyleyen sabık reisi cumhurlarımız ve görevde iken seslerini çıkarmadıkları bir dünya ihaneti, emekli olunca televizyon kanallarından ve yazdıkları kitaplardan anlatan emekli generallerimiz var.

• Hoşuna giden bir şey duyduğunda siyasi iradeyi takdir eden hoşuna gitmeyen durumlarda ise aba altından sopa gösteren, yattığı cezaevinden örgüt yöneten, kitaplar yazan elebaşı mahkûmlarımız var.

• Bağımsız bölge valisi gibi davranan belediye başkanları var.

• Her gün yenilerinin eklendiği şehitlerimiz ve gazilerimiz var.

• Harcanan yüz milyarlarca dolar kaynak var.

• Birilerinin maddi ve siyasi ikbal kaynağı haline getirdiği coğrafi bölgelerimiz ve her gün hırpalanan mili onurumuz var.

• Ve eğer hatırlıyorsanız, utanmamız gereken bir tarihimiz var.

Şimdi ister benim terörüm, onun terörü, stratejik ortağımız, özel temsilcimiz falan filan deyin.

İsterseniz benim ülkem, benim ülkem üzerinde oynanan bir oyun, bu oyunda oyuncu olarak kullanılan terör ve terör örgütleri var ve bizim esas sorunumuz budur deyin.

Ama unutmayın tarih tüm söylediklerinizi ve tüm söylediklerimizi not edecektir. Söylemeniz gerekip söylemediklerinizi ve yapmanız gerekip yapmadıklarınızı da not edecektir.

Biraz daha DYÇ, GNH veya terör alır mıydınız?

Prensiplerimiz gereği Amerikan sosu kullanmıyoruz tüm kavramları Türk sosu ile servis yapıyoruz.

Ya da yeterince doyduysanız, hesabı getirelim mi?

Hesaplar tarihin kasasına ödenecek beyler, hatırlatırım. Ve Türk tarihi bu hesap defterlerini yedi bin yıldır tutmaktadır.

Tüm varlıklarını Türk varlığını sonlandırmaya vakfetmişlere, her şeye ve herkese rağmen;

“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”

OKTAY YILDIRIM

23–11–2006

Hiç yorum yok: